Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/tarihnet/public_html/tarih/arsiv.php on line 173

Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/tarihnet/public_html/tarih/arsiv.php on line 173
Tarih Portali (Arşiv Ana sayfa) => Araştırmalar

Konu: Osmanlı İmparatorluğu'nda İç Borçlanmanın Evrimi

Sayfa: [ 1 ]

Raltar 29.01.2009 20:38:53
Osmanlı İmparatorluğu’nda İç Borçlanmanın Evrimi ( 15.YY -19.YY)Murat Çizakça – Boğaziçi ÜN.Ekonomi Böl.

Giriş:
            Osmanlı  finans  tarihinin  en  ilginç  yönlerinden  biri,  dış  borçlanmanın  oldukça geç  başlamış  olmasıdır.  Nitekim,  tarihçilerin  geleneksel  olarak,  gerileme dönemini  1699  Karlofça  anlaşması  ile  başlatmalarına  karşın,  dış  borçlanma, Kırım savaşı döneminde, yâni, ondokuzuncu yüzyıl ortalarında başlar. Osmanlı İmparatorluğu,  eğer,  tarihinin  en  zor  yüz  elli  yılında  dışardan  borç  alma mecburiyetinde  kalmamışsa,  bu  kanımızca,  başarılı  bir şekilde  içerden borçlanabilmesi  sayesindedir.  Bu  makalenin  amacı,  bu  iç borçlanma sürecinin nasıl  gerçekleştiğini  ve  zaman  içersinde  nasıl  bir  evrime  tâbi  olduğunu incelemektir.

Sir John Hicks’e göre (1969; 87), iç borçlanma, genellikle, finansal açıdan dar boğazda olan bir devletin vatandaşlarından borç para istemesiyle ortaya çıkar. Ancak orta çağlarda bazı devletlerin aldıkları borçları zamanında veya hattâ hiç geri  ödemedikleri  de  görülmüştür.  Borcuna  sadık  olmayan  bir  devletin,  tekrar sıkıştığında,  vatandaşından  borç  para  temin  etmesi  tabii  ki  mümkün olamıyordu.  Devlet  bu  konuda  ısrarcı  olduğunda da, vatandaşların verecekleri borç  karşılığında  bir  rehin  istemeleri  çok  doğaldı.  Kısacası  bu  erken dönemlerde  devletin  borçlanma şartlarının,  normal  bir  vatandaşın borçlanmasından pekte farkı yoktu.   

Bu  şartlar  altında,  acil  bir  durumda  kalan  devletin  bu  istenilen  rehini  temin etmesi kaçınılmazdır. Nitekim devletler bu rehinleri sağlamışlardır. Genellikle rehin,  alınan  borç  karşılığında  bir  vergi  kaynağının  geçici  olarak  borç  verene terki  şeklinde ortaya çıkıyordu. Eğer devlet borcunu ödeyemiyorsa, borç veren de bu vergi kaynağından vergi toplamaya devam ediyordu.  Zamanla,  böylesine  sağlam  bir  rehin  elde  eden  sermaye  sahibi  vatandaşlar, devlete borç vermek için yarışmaya başladılar. Bu sefer de devlet seçme şansına sahip oldu ve her hangi bir vergi kaynağını bu kaynaktan vergi toplamak hakkı karşılığında  en  fazla  peşin  para  ödemeye  razı  olan  kişiye  vermeye  başladı. Batı’da tax-farming bizde ise iltizam veya bazı başka terimlerle bilinen ve vergi kaynaklarının  açık  arttırma  yöntemleriyle  geçici  olarak  vatandaşa  terk edilmesini öngören sistem bu şekilde doğmuş oldu. 

Konuya  mülkiyet  hakları  açısından  bakarsak,  terkedilen  vergi  kaynağının  asıl sahibi  devletti.  Yani  devletin  bu  kaynak  üzerindeki  mülkiyet  hakkı kaybolmuyordu.  Vatandaşa  geçici  olarak  terk  edilen  şey,  sadece  bu  vergi kaynağından vergi toplama yetkisiydi. 

Böylelikle, iç borçlanma, kötü bir şöhrete sahip olan devletin vatandaştan borç alabilmesi için ortaya bir rehin koyması ile başladı, ve daha sonra da devlete ait vergi  kaynaklarının  açık  arttırma  ile  geçici  olarak  devredilmesine  dönüştü. Nitekim,  rehin  vermek  işlemi  giderek  yerini  vergi  kaynaklarının  ihaleye çıkartılmasına terk etti. Bu açık arttırmalar sonucunda seçilen kişi ve ortakları devlete belli bir miktar peşin para ödemeyi taahhüt ediyor, bunun karşılığında da bu vergi kaynağından belli bir müddet boyunca vergi toplama yetkisini elde etmiş oluyorlardı. 

Kısacası,  bu  açık  arttırmaya  giren  kişi  aslında  bir  girişimciydi:  kendisi gelecekte bu vergi kaynağından ne kadar vergi toplayabileceğini tahmin ediyor, ve devlete de belli bir meblağı peşin olarak ödemeye razı oluyordu. Eğer peşin ödediği miktar sonradan toplayabildiği miktardan az ise, kâr yapıyor, aksi halde zararına  çalışmış  oluyordu.  Bu  tabii  ki  riskli  bir  işti  ve  arşivler  iflas  eden girişimcilere  ait  dokümanlarla  doludu.Ancak,  ekonomik  konjunktur  müsait ise, devlete ödenen miktarların çok üzerinde vergiler toplamak ve hatırı sayılır miktarlarda kârlar yapmakta mümkündü. 

2. Osmanlı’da İltizam Sistemi

Yukarıda  Sir  John  Hicks’in  A  Theory  of  Economic  History  adlı  eserinden esinlenerek geliştirdiğimiz model, Osmanlı’ya ne kadar uyar ? Bir kere, en eski Osmanlı kayıtlarında dahi devletin girişimciye rehin verdiği görülmez. Osmanlı finans  tarihinde  görülen,  doğrudan  doğruya, iltizam’dır.  Bir  başka  deyişle, Osmanlı iktisat tarihinde iç borçlanmanın doğrudan doğruya iltizam sistemiyle başlamış olduğunu ileri sürebiliriz.1 Bu sistemde açık arttırmaya çıkartılan vergi kaynağına mukataa, girişimciye de mültezim denirdi.

Ömer  Lütfi  Barkan’ın  bütçe  çalışmalarından  1527-28  yılında  Rumeli vilayetinden  toplanmış  olan  toplam  vergi  gelirinin  %23’ünün,  Anadolu vilayetinden  toplanmış  olan  vergi  gelirininse  %19.75’inin  iltizam  sistemi kanalıyla  toplanmış  bulunduğunu  öğreniyoruz.  Sistemin  Mısır’da  çok  daha yaygın  olarak  uygulandığını,  ayni  oranın  bu  vilayette  %  80’e  ulaşmasıyla anlıyoruz (Barkan, 1953).   

Her  ne  kadar,  genellikle,  bir  mukataa’nın  üç  yıllığına  mültezim’e  verildiği düşünülürse de, arşiv kaynakları bunun doğru olmadığını ortaya koymuşlardır. Nitekim,  devlet  olumlu  ekonomik  şartlardan  azami  faydalanmak  amacıyla, bir vergi kaynağını ihalede gerçekleşen miktardan daha yüksek bir meblağa almak isteyen  bir  girişimciye  devretmekte  sakınca  görmemiştir.  Kısacası,  bir mültezim’in  vergi  kaynağını  ne  kadarlık  bir  süre  boyunca  kontrolü  altında tutabileceği  Osmanlı  iltizam  sisteminde  belirgin  değildir.  Böylelikle, mültezim’in  ilk  planlamış  olduğu  süre  ile  gerçekleşmiş  süre  arasında  bir farklılık doğmaktadır. Bazı araştırmacılar bu farklılıktan hareketle, açık arttırma sisteminin  ne  denli  rekabete  açık  olduğu  hakkında  fikir  yürütebilmişlerdir (Çizakça, 1996: 141-146).

İltizam  sisteminin  bir  takım  sakıncaları  bulunmaktaydı.  Bunlar  arasında aşağıdaki  faktörleri  sıralıyabiliriz.  Önce  mültezim’in  vergi  kaynağını  ne  kadar müddetle  kontrolü  altında  tutabileceğini  bilmemesi,  mukataa’nın  aşırı  ölçüde sömürülmesine  yol  açıyordu.  Zira,  bu  belirsizlik  karşısında  mültezim,  en  kısa zamanda  yatırımının  karşılığını  vergi  kaynağından  çıkartmaya  çalışıyordu. İkinci  sakınca,  sistemin  hem  devlet  hem  de  girişimci  açısından  risklerle  dolu olmasıydı.  Devlet  riskten  kaçar  bir  tutum  içersinde ise, bu riskleri girişimciye plase etme yoluna gitmiştir. Bu işlem pratikte şöyle gerçekleşiyordu; mukataa’ dan vergi toplama yetkisini ihaleye çıkardığında, devlet, girişimciden kendisine daha önceden saptanmış bir miktarın ödenmesini istiyor, bunun karşılığında da mültezim’i toplayacağı vergi konusunda serbest bırakıyordu. Ve nihayet, sistem gelir  toplama  konusunda  oldukça  yavaştı.  Oysa,  1683’te İkinci  Viyana Muhasarası  hezimetiyle  başlamış  olan  uzun  savaş  dolayısıyla  devletin  acil olarak büyük miktarlarda gelire ihtiyacı vardı. 


Raltar 29.01.2009 20:43:47
3. Malikâne Sistemi2

Malikâne sistemi, iltizam sisteminin yukarıda belirtilmiş olan sakıncalarına çare bulmak amacıyla geliştirildi ve 1695 yılında bir ferman ile yürürlüğe konuldu. İki  sistem  arasındaki  en  belirgin  fark,  girişimcinin  vergi  kaynağını  kontrol süresinde  ortaya  çıkıyordu.  Nitekim,  iltizam  sisteminde  bu  süre  belirsiz  iken, malikâne’de  girişimcinin  yaşam  süresi  boyunca  uzatılmıştı.  Sürenin  böylesine uzatılması  karşılığında  da  girişimcinin  devlete  iki  ayrı  ödeme  yapması gerekiyordu:  muaccele  ve  mal.  Bunlardan  birincisi  bir  kereye  mahsus  olarak yapılan  ve  oldukça  yüksek  meblağlara  varabilen  bir  ödemeydi.  İkincisi  ise, daha  mütevazi  bir  meblağ  olup,  her  yıl  yapılmaktaydı.  Böylelikle  sistem  hem devletin  acil  para  ihtiyacını,  hem  de  yıllık  olağan  giderlerini  finanse  etmek
amacını güdüyordu. Muaccele  meblağları, gene daha önceki iltizam’da olduğu gibi,  açık  arttırmalarda  oluşuyor, mal meblağları  ise  devlet  tarafından saptanıyordu. 

Konuya  mülkiyet  hakları  açısından  bakarsak,  girişimci  öldüğünde,  malikâne mirasçılarına devredilemiyordu. Bu durumda devlet malikâne’yi yeniden, gene açık  arttırma  yöntemiyle,  satıyordu.  Ancak  malikâne’cinin  malikâne’sini hayatta  iken  üçüncü  şahıslara  satmak  hakkı  vardı.  Bu  satış  işleminden  devlet, orijinal muaccele miktarının %10’unu vergi olarak almaktaydı.  Yürürlüğe  konulmuş  olduğu  1695’ten  hemen  hemen  80  sene  sonra,  malikâne Osmanlı finans sistemine hakim olmuş ve bu zaman zarfında sağlamış olduğu toplam gelirler de yüzde bindörtyüz oranında artmıştı (Genç, 1975).

Sağlanan  gelirlerdeki  bu  büyük  artış,  tabii  ki  malikâne  olarak  satılan  vergi kaynaklarının  çok  popüler  birer  yatırım  aracı  olmalarından  kaynaklanıyordu. Bu  yatırım  aracının  böylesine  tutulmasını  gene  mülkiyet  haklarına  bağlamak mümkündür.  Zira,  bu  sisteme  en  çok  yatırım  yapanlar  devletin  ileri  gelenleri, elit  zümresiydi.  Askerî  sınıf  olarak  bilinen  bu  zümrenin  ise  mülkiyet  hakları çok  sınırlıydı.  Böylelikle,  ekonomik  durumu  çok  iyi,  ancak  mülkiyet  edinme hakkı  oldukça  sınırlı  olan  bu  sınıfa,  kişinin  yaşam  süresiyle  sınırlı  olsa  da,
rahatça  mülkiyet  edinme  fırsatı  doğmuş  oluyordu.  Gerçekten  de,  malikâne sistemi  özel  mülkiyete  doğru  giden  uzun  ve  meşakkatli  yolda  önemli  bir  ilk adım olarak nitelendirilebilir.  Malikâne  sisteminde muaccele miktarlarının  giderek  artması  ile  birlikte, girişimcilerin açık arttırmalara artık ortaklıklar oluşturarak girmeye başladıkları görülmektedir.  Sistemin  yeni  oluştuğu  yıllarda  bu  ortaklıklar  küçük ortaklıklardı  ve  sadece  bir  kaç  ortaktan  oluşuyorlardı.  Ancak  zaman  geçtikçe, malikâne  başına  düşen  hissedar  sayısı  artmış,  hatta  ikiye  katlanmıştır.  Ayni zamanda hissedar başına düşen ödenmiş muaccele miktarında da ikiye katlanma görülmüştür. Ancak, bu muaccele’ler tam bir portföy oluşturmak üzere bir çok malikâne’ye  dağıtılmıştır.  Nitekim,  1/256  oranında  küçük  hisselerin mevcudiyeti dahi saptanmıştır. 

4. Esham Sistemi

Askerî  hezimetlerin  Osmanlı  maliye  sisteminde  belirleyici  rol  oynamış olduklarına yukarıda değinmiştik. Nitekim, 1774 Kaynarca hezimetinden sonra karşılaşılan  mali  sorunların  boyutu  mâli  sistemde  bir  kez  daha  yeniliğe  yol açmıştır.  Bu  yeni  esham  sisteminin  bir  önceki  Malikâne’den  farkı,  Malikâne sisteminde vergi kaynağının yarattığı gelirin tümünü ömür boyu toplama yetkisi Malikâneci’ye açık arttırma ile satılırken, esham’da,  mukataa’nın sadece yıllık kârı, gene, ömür boyu şartıyla satılıyordu. Burada yapılan, yıllık kârın hisselere ayrılması  ve  sonra  her  hissenin  ber  vechi  malikâne,  yâni,  Malikâne  gibi satılmasıydı. Burada “Malikâne gibi satış”’tan anladığımız, ömür boyu satıştır. Sisteme  esham  denilmesinin  nedeni  de  esham  kelimesinin  Arapça  hisse manasına gelen sehm kelimesinin çoğulu olmasındandır. 

Yeni  sistemin  nasıl  çalıştığı  Yavuz  Cezar  tarafından  gayet  güzel  açıklandığı için  biz  burada  tekrar  ayrıntılara  girmeyeceğiz  (1986:  79-80).  Ancak,  yeni sistem ile devletin savaş sonucu ortaya çıkan acil nakit para ihtiyacını bu yolla karşılayabilmiş olduğunu belirtmeliyiz. Konuya işleyiş açısından bakarsak, yeni sistemde  ortaya  çıkan  bir  diğer  çok  önemli  fark,  mukataa’nın  artık  Malikâne sisteminde  olduğu  gibi  girişimci  tarafından  değil,  devlet  tarafından işletilmesiydi. Bir başka deyişle, esham, mali sistemde bir devletleştirme olarak ta ele alınabilir. Kısaca belirtmek gerekirse, devlet bu yeni sistemde mukataa’yı Malikâneci’den devralıyor, işletmesini kendisi yaptırıyor, elde ettiği yıllık kârı da  hisselere  ayırıp  peşin  paraya,  ancak  ömür  boyu  müddetle,  girişimcilere satıyordu. 

Konuya  tasarruf  sahibi  açısından  bakarsak,  bu  kişi  bir  hisse  karşılığı  devlete ödediği  miktar  karşılığında  ömür  boyu  o  hisse  oranında  yıllık  kârdan  payını almış  oluyordu.  Tasarruf  sahibi  bir  kaç  sene  içersinde  toplamış  olduğu  yıllık kâr  paylarıyla  devlete  ödemiş  olduğu  peşin  parayı  geri  alabilirdi.  O  halde burada söz konusu olan, tasarruf sahibinin kaç senede bu parayı çıkartabileceği ve  bu  kadar  yaşayıp  yaşayamıyacağı  idi.  Bu  belirsizliğin  İslam  Hukuku açısından  özel  bir  önemi  olduğunu  da  burada  belitmekte  fayda  vardır. Tasarrufçunun  her  yıl  belirli  miktarda  alacağı  paranın  faiz  olarak nitelendirilmesini  engelleyen,  bu  belirsizliktir.  Kısacası,  bu  belirsizlik sayesinde, esham ulema tarafından faiz olarak nitelendirilmemiş olmalıdır.

Ancak,  sistemin  bir  takım  sakıncaları  da  beraberinde  getirmiş  olduğu  kısa zamanda  anlaşıldı.  Bunlardan  en  önemlisi,  bir  hissenin  üçüncü şahıslara satılabilmesiydi.  Genellikle,  bu  satışların  daha  genç  kimselere  yapıldığını düşünebiliriz. Bu durumun hem hukuksal hem de ekonomik sonuçları olmuştur. Yukarıdaki  faiz  konusuna  tekrar  dönersek,  eğer  bir  baba  hissesini,  diyelim  ki oğluna satarsa, hisse hem ailede kalıyor hem de tasarruf sahibinin ömrü ile ilgili belirsizlik ortadan kalkmış oluyordu. Kısacası, hukuksal açıdan esham, giderek bugünkü manada bir devlet tahvili niteliğine dönüşüyor,  karşılığında sağlanan yıllık gelir de faiz niteliğine bürünüyordu.Ekonomik açıdan ise, devlet artık tasarruf sahibinin ölümüyle, eskiden olduğu gibi,  hisseyi  eline  geçirip  tekrar  satamıyor,  tam  tersine  yıllık  kâr  paylarını ödemeye  devam  etmek  mecburiyetinde  kalıyordu.  Bu  durumun  farkına  varan devlet,  sehm  satışlarına  vergi  koymakta  gecikmedi.  Ancak,  sehmlerin  giderek nama muharrer (kişiye özel) olmaktan çıkıp  hamiline muharrer senetler haline dönüşmeleriyle,  bu  konulan  vergilerin  amacına  ulaştıkları,  yâni  üçüncü şahıslara satışları önleyebildikleri, sonucuna varılamaz.3

Tüm  bu  sakıncalarına  rağmen,  onsekizinci  yüzyılın  ikinci  yarısından  itibaren esham  sisteminin  giderek  yaygınlaştığı,  malikâne  sisteminin  ise  yavaş  yavaş ortadan kalktığını görmekteyiz. Bu durumun nedenlerini malikâne sahiplerinin ödemiş  oldukları  yıllık    mal  ödemelerinin  malikânenin  gerçek  kârlılığının yanında  önemsiz  kalmasında  aramak  gerekir.  Devlet  bu  durumda  tabii  ki malikâneyi  ele  geçirerek  kendisi  işletmek  ve  yıllık  kâr  paylarını  da  satmayı, yâni eshamlaştırmayı tercih ediyordu. Bu ele geçirmek te, malikâne sahiplerinin ödemiş  oldukları  muaccele  miktarlarının  kendilerine  geri  ödenmesi  şeklinde gerçekleşiyordu. Bu amaçla uygulanan bir diğer yöntem de malikâne sahipleri öldüklerinde, malikânelelerinin yeniden satılması yerine esham sistemine dahil edilerek devlet tarafından işletilmeleriydi. 

Vergi  kaynaklarının  işletilmesi  açısından  bu  gelişmelere  baktığımızda, malikâne’den  esham  sistemine  geçişi  bir  devletleştirme  uygulaması  olarak nitelendirebiliriz.  Zira,  yukarıda  da  belirtildiği  gibi,  esham  sistemine  dahil edildiğinde  mukataalar    artık  bir  girişimci  tarafından  değil,  devlet  tarafından yönetiliyorlardı. 

Esham sisteminin evrimi bu günkü anlamda devlet tahvillerinin ortaya çıkması ile  son  aşamasına  gelmiştir.  Zira,  devlet  tarafından  işletilen  spesifik  bir mukataa’nın  yıllık  kârının  paylaşılmasını  içeren  hamiline  muharrer  senetleri satmakla, gene kesin bir yıllık getiri getiren ancak her hangi bir spesifik devlet işletmesine  bağlı  olmayan  senetleri  satmak  arasında  sadece  küçük  bir  aşama vardır.
 
KAYNAKÇA
Barkan, Ömer L., "M. 1527-1528 Mali Yılına Ait Bütçe Örneği", Iktisat Fakültesi Mecmuası, c.15, no. 1-4, 1953

Cezar, Yavuz. Osmanlı Maliyesinde Bunalım ve Değişim Dönemi, (Istanbul: Alan Yayìncìlìk, 1986).

Çizakça, Murat. A Comparative Evolution of Business Partnerships, Islamic 8
 
World and the West, with Specific Reference to the Ottoman Archives, (Leiden: E.J. Brill, 1996)

Çizakça, Murat. İslam Dünyası’nda ve Batı’da İş Ortaklıkları Tarihi (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları 75, 1999). 

Genç, Mehmet. "Osmanlì Maliyesinde Malikane Sistemi", O.Okyar (Ed.), Türkiye Iktisat Tarihi Semineri, (Ankara: Hacettepe University Press, 1975), pp. 231-292.

Hicks, John. A Theory of Economic History (Oxford: Clarendon Press, 1969), ch. 6.

1 Osmanlı finans tarihi ile ilgili arşiv verileri genelde 15 yüzyıl’dan itibaren başlar. Rehin
verme işleminin 14.cü yüzyılda uygulanmış olması mümkündür.
2 Bu makalenin bundan sonraki bölümlerinde yazar, Mehmet Genç’in henüz yayınlanmamış
çalışmalarından faydalanmıştır. Bu çalışmalarını kendisine gösterdiği için yazar, sayın Genç’e
teşekkür borçludur.
3 Bu dönüşümün ardındaki nedenler ve devletin nasıl olupta bu dönüşümü önleyememesi
konusundaki ayrıntılar için bkz.: Murat Çizakça, İslam Dünyası’nda ve Batı’da İş
Ortaklıkları Tarihi (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları 75, 1999), s. 165.



Sayfa: [ 1 ]