Neden şimdi?
"Ermeni soykırımı yasa tasarıları"nın Batı ülkelerinin meclislerinde birer birer onaylanarak yasallaşmasının ardında jeostratejik ve jeo-ekonomik nedenlerden ayrı olarak, şimdi uygun bir psikolojik atmosferin bulunmasının da rolü vardır. Bu psikolojik atmosferin ana çerçevesini, Almanlar tarafından Yahudilere uygulanan "soykırım" (The Holocaust) oluşturmaktadır. "Yahudi soykırımı" çerçevesinde, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, bazı sosyologların "insan hakları çağı" diye adlandırdığı bir hukuksal anlayış ve ona bağlı yeni bir ideolojik ve psikolojik atmosfer ortaya çıkmıştır.
Şüphesiz insanlığın daha adaletli bir dünya arayışında bu gelişme çok önemli bir adımdır ama bu adımın bazı psikolojik yan etkiler yapmış olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Bu psikolojik yan etkiler, başlıca ikiye ayrılabilir. Birincisi, "Yahudi Soykırımı"yla birlikte, başta Alman toplumu olmak üzere, tüm Batılı Hıristiyan bilincin nesiller boyu sürecek ciddi bir suçluluk duygusuyla kaplanmasıdır. Holocaust’a karşı yapılmış binlerce yayın, film vs., böyle bir vahşet in yeniden yaşanmaması için olumlu uyarıcı bir etkiye sahiptir ama bir yandan da olaylarla hiçbir ilişkisi olmayan nesilleri, altından nasıl kalkacaklarını bilemedikleri bir suçluluk duygusuyla doldurmaya devam etmektedir.
"İnsan hakları ideolojisi"nin hiç istenmediği halde yol açtığı ikinci psikolojik yan etkisi, mağduriyetin sürekli olumlanmasının sonucu olarak, mağdurmuş gibi yapılmasından doğrudan avantaj sağlanılacak bir "mağduriyet psikolojisi"nin yaratılmasıdır. "Mağduriyet", uluslararası kamuoyu nezdinde olumlu bir olgu haline gelince, bazılarının da kendilerini bu elverişli psikolojik ortamdan yararlanmak için mağdurmuş gibi göstermeye çalışmaları gündeme gelmiştir.
Ruh sağlığıyla ilgili olanlar, mağduriyet psikolojisini çok yakından tanırlar. Batılı ülkelerin mahkemeleri, bireysel olarak "travma"ya uğradıklarını ve bu yüzden ruh sağlıklarının bozulduğunu bildiren ve mütecavizin cezalandırılmasını talep eden davalarla doludur. İşin ilginç yanı, mütecavizlikle suçlananlar da mağduriyetin kredisinden yararlanmak için aslında kendilerinin mağdur oldukları iddiasıyla örgütlenmekte oluşlarıdır.
Mağduriyetin avantajından yararlanmaya kalkışanların olması, "travma"nın iyi ya da karşı-çıkılmaması gereken bir şey olduğu anlamına gelmez. Mağduriyetin önlenmesi ve mütecavizin cezalandırılması gerektiği açıktır; aksi halde dünya "gücü gücüne yetene" ilkesinin geçerli olduğu bir vahşet arenasına döner. Ama aynı şekilde "sahte-mağduriyet" (pseudo-victimisation) durumlarını açığa çıkarıp önleyecek, tıpkı futboldaki gibi ceza sahası içinde kendini sahte bir biçimde, penaltı yaptırmak amacıyla yere atan futbolcuları cezalandıran kart sisteminin bir benzerinin uluslararası hukuka eklenmesi gerekmektedir. Aksi halde bir süre sonra, önce münferit devlet parlamentoları, daha sonra uluslar arası mahkemeler tıpkı Batılı ülke mahkemeleri gibi "soykırım" davalarıyla dolup taşacak, konunun popüler ifadeyle adeta "yalama" halini almasıyla, gerçek soykırım mağdurları bu kez gerçekten mağdur olacaktır.
Mağduriyetten mazuriyete
Ermeni yasa tasarılarının neden şimdi gündeme geldiğinin açıklanmasında Batılı-Hıristiyan bilincin suçluluk duygusunun ve mağduriyet psikolojisinin payı büyüktür. Ama burada sorulması gereken bir soru daha vardır?
"2. Dünya Savaşı sonrası bir mağduriyet psikolojisi atmosferi egemen olmuştur evet bu doğru ama mağdurun kim olduğuna kim(ler) karar verecektir?" İşte asıl acıklı manzara, bu soruya verilen cevapla birlikte ortaya çıkmaktadır. Dilediğini "mağduriyetin avantajı"ndan yararlandıranlar ve mağduriyet psikolojisinin gerçek anlamda arkasına saklananlar, dünyadaki gücü elinde tutanlardır ve onlar, her iki dünya Savaşından ve milyonlarca insanın ölümünden gerçekten sorumlu olanlardır. Herkes mağdur olduğunu ileri sürebilir; zengin ülkelerin parlamentoları ve kamuoyları gerçek mağdurun saptanması ve desteklenmesi dileğiyle vicdanlarının seslerini dinlemeye çalışabilirler ama bu arada asıl yaptıkları, kendi suçlu bilinçlerini temize çıkarmaktır. Daha doğrusu kendi suçlu bilinçlerini temize çıkarmaya yaradığı için, bu mağduriyet oyununu böylesine istekle oynamaktadırlar.
İşte o yüzden 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasından hiç sorumlu olmadıkları halde, bugün kendilerini sahnede bulunlar, bu Savaşın en çok acı çekmiş iki halkı, Türkler ve Ermenilerdir. Onların birbirlerine düşmesine asıl sebep olanlar, şimdi hakim cüppelerini giymişler, sözüm ona ellerini yıkamışlardır. Kimse "İki büyük dünya Savaşı neden oldu?", "Dünyadaki güç mücadelesi ne demektir?" gibi emperyalist emelleri ve tutumları ortaya çıkaran sorular sormamakta, bunun yerine herkes, "Türkler mi yoksa Ermeniler mi daha suçlu?" diye gerçek suçluyu (?) aramaktadırlar.
Mağduriyet psikolojisinin altında işleyen asıl düzenek, iki dünya Savaşının sorumlularının "mazuriyet psikolojisi"dir. "Hitler, soykırımı Türklerden öğrendi" şeklindeki, son zamanlarda propagandanın ana tematiği olan Ermeni tezinde, bu çocukça düzenek kendini iyice açığa vurmaktadır. Tıpkı kabahat işleyen bir çocuğun, "ama Ali de öyle yapmıştı" diyerek eylemini meşru göstermeye çalışması gibi, t.m Batılı-Hıristiyan bilinç de "aslında biz böyle şeyler yapmayız ama Türklerden öğrendik" gibi çocukça bir düzeneğe sarılmakta, böyle komik ve çocuksu bir yolla günahlarından arınmayı ummaktadırlar.
Bu çocuksu düzeneğin uluslararası hukukta bir yer bulabilmesi halinde, tarih her suç için kendinden önce bir fail bulunacak kadar zengin olduğundan, böyle bir durumdan asıl zararI görecek olanlar gerçek travma mağdurlarıdır. Oysa İsrail devleti ve aydınları, "Ermeni soykırımı" iddialarını dünya kamuoyunun soykırım açısından bilinçlenmesi projesinin bir parçası olarak bu sonuçları pek düşünmeden desteklemişlerdir.
"Hitler’in ilk suçlu olmadığı" şeklindeki Ermeni tezinin asıl tamamlayıcısı, bazı Ermeni tezi destekçilerinin (Bak. Julia Pascal’ın Guardian’daki 27 Ocak 2001 tarihinde yayınlanan yazısı) Batılı kamuoyunda Ermenilere sempati oluşturmak amacıyla yaydıkları "Hıristiyanlığı resmen kabul eden ilk devlet, Ermenilerdir" tezidir. Vatikan ve Ortodoks temsilcisinin girişimleri de göz önünde tutulduğunda, Batılı-Hıristiyan bilincin Ermenilere tutunarak nasıl günahtan arınmaya çalıştıkları daha iyi anlaşılacaktır.
Diaspora Ermenilerinin kimlik krizi
Bugün Ermeni halkı, üç temel kategoriye ayrılmış durumdadır. Birincisi Ermenistan devletinde ve kısmen de Rusya Federasyonu sınırları içinde yaşayanlar; ikincisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşI olan Ermeniler ve son olarak diaspora Ermenileri... Bunların her birinin toplumsal psikolojisi farklıdır ve bize göre, Türk düşmanlığını ve bunun bir devamı olarak "soykırım" tezini en çok körükleyenler diaspora Ermenileridir. Çünkü onlar, çok ciddi kimlik krizi içindedirler ve krizin telafisi için Türk düşmanlığından ve mağduriyet psikolojisinden başka yolları yoktur.
Fransa’da ve Kaliforniya’da yaşayan, ebeveyni Türkiye’den göç etmiş bir diaspora Ermenisinin ruhsal durumunu hayal etmeye çalışın; onun nasıl bir "ben duygusu"na (self-feeling) ya da "egokimliği"ne (ego-identity) sahip olabileceğini düşünün. Kimliğinin oluşturucu unsurları olarak zihinsel aygıtındaki malzeme şunlardır:
i-Bir Fransız ya da Amerikan vatandaşıdır.
ii-Katolik ya da Protestan olmadıysa Ortodoks’tur ama büyük olasılıkla özel bir dinsel eğitim aldığı Ermeni Ki lise’sinden yoksundur.
iii- Ermeni olduğu söylenmektedir ama büyük olasılıkla evde konuşulanlar dışında Ermenice öğrenebileceği bir eğitim olanağından yoksundur.
iv- Türkiye’de Ermenilerin yaşadığını, onların Ermeni kimliği açısından kendilerinden nispeten daha iyi olanaklara sahip olduklarını bilmektedir.
(Fransa ve Türkiye’de yaşayan Ermeni nüfus ve sahip oldukları dinsel ve eğitsel olanaklar kabaca karşılaştırıldığında bile ne demek istediğimiz hemen anlaşılacaktır.)
v- Ermenistan diye bir ülke olduğunu bilmektedir ama sosyoekonomik bakımdan çok iyi durumda olmayan bu ülkeye ve bu ülkeden daha iyi durumda olmasına rağmen Türkiye’ye asla gidip yerleşmeyeceğini de çok iyi bilmektedir.
vi- Ermeni tarihiyle ilgili olarak en iyi bildiği tek şey, Türklerin kendilerine neler yaptıklarıdır. Ortak belleklerinin ve kimliklerinin inşasında temel olabilecek bir "zafer nişanesi", travmanın anıları dışında başkaca temel bir özellik yoktur.
Herkes kolayca kabul eder ki, "Ermeni karşıtlığı" Türklerin toplumsal psikolojilerinde çok önemli bir yer tutmamaktadır. Türkler, kimlik inşası için zaferle dolu ortak bir belleğe sahiptirler. Gerçi Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesiyle büyük bir yıkım ve hüsran duygusu yaşamışlardır ama sonuçta yine de bu yıkımın ardından bile Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti gibi iki muzaffer olgu yaratabilmişler ve iyiliklerle donattıkları Mustafa Kemal Atatürk gibi bir ulusal kahraman çıkarabilmişlerdir.
Şimdi Türklerin ulusal kimlik kurma açısından şanslarıyla yukarıda bir kimlik duygusu için muhtemel kurucu unsurlarını sıraladığımız diaspora Ermenilerinin konumlarını bir karşılaştıralım. Göreceğimiz şudur: Diaspora Ermenileri için, yaşadıkları zengin Batı ülkesinin kimliğine sarılmak dışında, bir ulusal kimlik şansI hiç yoktur ama grup (cemaat) kimlikleri açısından Türk düşmanlığı ve intikam duyguları kurucu bir işleve sahip olabilir. Grup kimliğine sahip olmanın ve mağduriyet psikolojisinin (hele hele Hıristiyan bir mağdur olmanın) avantajlarını Türk düşmanlığı sayesinde yaşayabilirler. Bir diaspora Ermenisi’in etnik grup (cemaat) kimliği geliştirebilmek için ebeveyninden devraldığı ve diğer Ermeni evleriyle kendi evlerinde ortak olan tek miras, Türk düşmanlığıdır. Üstelik hayatlarında hiç Türkiye’yi ve hatta bir Türkü görmemiş olan ikinci nesil ve sonraki Ermeni nesilleri için her şey hayali olduğundan, Türk düşmanlığının boyutlarını hayali biçimde artırarak böyle bir kimlik inşası kolayca gerçekleştirilecektir. Öyle ki böyle hayali bir kimlik uğruna, yeni nesil Ermeniler, artık "Türklerin tuvalet taşlarını bile Ermeni mezarlarından yaptıkları" şeklindeki dehşetengiz yalanlara inanabilmekte (Bak. Julia Pascal’ın Guardian’daki andığımız yazısı) hayatlarında en çok yapmak istedikleri şeyin "bir Türkün yüzüne tükürmek" olduğunu söyleyebilmektedirler.
Bu yüzden diaspora Ermenilerini tanıma imkanı bulmuş olanlar, nasıl olup da Türk düşmanlığının her yeni nesille birlikte böylesine artmış olduğunu gördüklerinde hayretlerini gizleyemezler. Gerçekten acıya tanık olan ilk nesil Ermeniler böyle öfkeli değillerdir oysa. Hatta ölene kadar hep bir kulakları Türkiye’de olmuş, sanki hiç ayrılmamışlar gibi Türkçe radyo dinlemişler, Türk televizyonlarını izlemişlerdir. Ortak birçok güzel anılar olan Türk komşularını, birlikte geçirdikleri güzel günleri özledikleri olmuştur. Özledikçe öfkelenmişlerdir Şüphesiz ama artık bu topraklara geri dönmeyecekleri için, çocukları geleceklerini bu geldikleri ülkede kursunlar diye, geçmişin olumlu yanlarını örtbas etmişler, göçün tüm sorumluluğunu Türklerin üstüne yıkmışlardır.
Şüphesiz her ulusun hem olumlu hem olumsuz birçok özelliği vardır. Ama tarihin çok uzun yıları boyunca hep kardeşlik içinde yaşamış olan Türkleri ve Ermenileri, hep birbirlerinin olumsuz özelliklerini göstererek yeniden karşılıklı olarak birbirlerine kırdırmaya çalışanlar, bu olumsuz özelliklerinden vazgeçmelidirler.
Ya da Türkler ve Ermeniler, onları birbirlerine kırdırmaya kalkanları görüp akıllarını başlarına almalıdırlar.
--------------------------------------------------------------------------------
- Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiatri Kliniği Başkanı
Alıntıdır...