Üye Bilgileri
zιвєякαη
Yrd.Doç.Dr. İlyas Doğan* ÇAĞDAŞLAŞMA YA DA MODERNLEŞME KAVRAMI Türk toplumunda çağdaşlaşma sorununun son üç yüz yıla damgasını vurduğu söylenebilir. Bunun nedenleri aşağıda ele alınacaktır. Ancak başlangıçta bir kavramlaştırmanın zorunlu olduğuna işaret edilmelidir. Çünkü çağdaşlaşma hep dilden düşmeyen ama içeriğinin de bir çırpıda ortaya konması mümkün olmayan muğlak bir kavram gibi algılanabilmektedir. Öncelikle belirtilmelidir ki çağdaşlaşma kavramına özdeş olmak üzere Türkçe'de 'modernleşme', 'batılılaşma', 'sanayileşme' terimleri de kullanılmaktadır. Burada bu kavramların hangisinin daha uygun olduğu gibi sorun bu çalışmanın öncelikleri arasında değildir. Diğer yandan çağdaşlaşma literatürde çoğu zaman 'geleneksel'in karşıtı olarak anlaşılmaktadır. Bununla beraber çağdaşlaşma ya da diğer bir ifadeyle modernleşme kavramını somutlaştırma gereği bulunmaktadır. Bu yapıldığı takdirde Türk toplumunda hem kültürel alanda hem de siyasal sistem alanında gerçekleştirilmeye çalışılan çağdaşlaşma daha anlaşılır hale gelebilecektir. Çağdaşlaşmanın birkaç cümle ile tanımlamanın hiç de kolay olmadığı belirtilmelidir. Çağdaşlaşmayı tanımlamaya çalışırken çoğu zaman buna bir 'süreç' olarak yaklaşılmaktadır ve bu sürecin farklı görünüm biçimleri 'tasvir' edilerek bir sonuca varmaya çalışılmaktadır. Bu durum batılı ya da doğulu olmakla ya da olmamakla değil, çağdaşlaşmanın çok boyutluluğundan kaynaklanmaktadır. Örneğin Black çağdaşlaşma kavramını 'son yüzyılların bilgi patlamasının sonucunda çağlık bir yenileşme sürecinin aldığı dinamik biçim' olarak tanımlamaktadır. Yazar yine kavramı tanımlamak amacıyla 'tarih boyunca gelişmiş kurumların insanın bilgisindeki görülmemiş artışı yansıtan ve hızla değişen işlevlere uyarlanma' sürecini çağdaşlaşma olarak nitelemektedir. Yazar, çağdaşlaşma kavramının oluşumunun Avrupa uygarlığı kökenli olduğunun altını kuvvetle çizer. Bu açıdan çağdaşlaşma ilk olarak günümüz anlamında Batı Avrupa'da filizlenmiştir. 19.ve 20.yüzyıllarda bu coğrafyada meydana gelen bu bağlamdaki gelişmeler dünyanın diğer bölgelerini de etki altına almıştır. Bu nedenle 'çağdaşlaşma' Black tarafından doğru olarak 'sanayileşmeye eşlik eden siyasal ve toplumsal değişiklikler'in karşılığı olarak kullanılmaktadır. Son nokta Türk çağdaşlaşmasını doğru yorumlamak bakımından da günümüzde elde edilen toplumsal durum dikkate alındığında bir ölçüt olabilecek nitelikte gözükmektedir. Çağdaş kelimesi köken olarak yakın tarihin bir ürünü olarak nitelenebilir. Buna rağmen kavramın kökenini Ortaçağ Latincesi dönemine kadar götürmek mümkündür. Bu dönemde 'çağdaş' kavramı çeşitli dillerde yaşanan ve geçmişte yaşamış yazarları ayırt etmek için kullanılmaktaydı. Yedinci yüzyıla gelindiğinde 'modernity'(çağdaşlık), 'modernizers' (çağdaşlaştırıcılar) ve 'modernization'(çağdaşlaşma) terimlerinin çoğu kez teknik anlamda kullanıldığına rastlanmaktaydı. Öte yandan Shakespeare başta olmak üzere bir çok İngiliz yazar ve düşünürü çağdaş sözcüğünü çoğu zaman 'bayağı', 'basmakalıp' anlamında kullanmayı yeğlemişlerdir. İngiliz yazarlar Fransız Devrimini gerçekleştirenleri 'çağdaşlaştırıcılar' olarak nitelerken bu sözcüğe negatif bir anlam yükledikleri kuşkusuzdu. Çağdaşlaşma ya da diğer ifadeyle modernleşme Türk öğretisinde de batılı yazarların düşünceleri ışığında anlamlandırılmıştır. Modernleşme 'geleneksel toplumdan modern toplum tipine doğru evrilen bir toplumsal değişim süreci' olarak tanımlanırken modernleşmenin toplumun derinliklerine etki etme özelliğine dikkat çekilmektedir. Bu açıdan çağdaşlaşma toplumun, evrensel yasalara bağlı bir biçimde 'birbirini izleyen ve sonrakinin öncekine oranla daha üstün olduğu aşamalı bir evrim niteliğinde' anlaşılmakta ve temelinde bir 'ilerleme fikri'ni barındırmaktadır. Modernleşmenin gerçekleştiği toplum aynı zamanda modern toplum adını almaktadır. Ya da bu şekilde nitelenmektedir. Modern toplumdan ne anlaşılması gerektiği ise ayrı bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak modern toplumu aydınlanma felsefesinin ilkelerine açık, bireyin özgürlüklerinin dış müdahale karşısında garanti altında olduğu, kişi özgürlüklerinde olduğu gibi ekonomide de yarışmacı ve toplumsal faaliyetlerin diğer alanlarında da farklılıklara tahammül edilen, çoğulcu ve aynı zamanda demokratik toplum olarak tanımlamak mümkündür. Modernleşme için öğretide bir çok incelemelerde bulunulmuştur. Örneğin Türköne, modernizmin hem toplumsal yapımıza olan uzaklığına hem de toplumsal yaşamımızla iç içeliğine şöyle dikkat çekmektedir: 'Modernleşme dönemi bir toplumun kendi tarihi değildir. Modernite adını verdiğimiz dış dinamikle harekete geçen toplumlar, aldıkları bu kumaştan kendilerine bir elbise dikmeye çalışırlar. Modernleşme yoluna giren her toplumun kendine has bir terziliği vardır. Neticede her toplumun modernleşmesi 'kendine göre'dir'.'. Bir başka Türk yazarı da Çağdaşlaşmayı 'günümüzde geçerli olan değerlerin benimsenmesi, yaşayış tarzına uyum, ilim ve teknolojiye yaratıcı katkıda bulunma' olarak tanımlamaktadır. Modernleşme konusunda, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında, ABD'li sosyal bilimcilerin öncülüğünde toplumsal değişim süreçlerini açıklamada kullanılan bazı temel yaklaşımlar sosyal bilimler alanına egemen olmuştur. Bu yaklaşımların en önemli özelliklerinden biri bilgi kuramı açısından pozitivist,, tarih kuramı açısından 'ilerlemeci' olmasıdır. Bu iki temel yaklaşım birlikte 'modernleşme kuramı'nı oluşturmuştur. Modernleşme kuramı bilhassa Batı uygarlığı dışında kalan toplumlarda meydana gelen değişimleri açıklamakta yararlanılan bir model olarak karşımıza çıkmaktadır. Çağdaşlaşma bir model olarak ortaya konduğunda aynı zamanda bir ideolojidir. Toplum ve insana ilişkin sorunlara ilişkin bir yaklaşım yöntemidir. Buna tarz da denilebilir. Çadaşlaşma bir değişim sürecidir. Bu süreç bir yönüyle geleneksel toplumun 'sanayi toplumuna dönüşme süreci' olarak nitelenmiştir. Ancak durum sadece bununla sınırlı değildir. Bu açıdan konuya yaklaşıldığında Batı tipi 'toplumsal-siyasal örgütlenme tarzı'nın ulaşılması gereken bir hedef olarak benimsenmesi gereği ortaya çıkmaktadır. Bir başka ifadeyle Batının idealleştirilmesi gündeme gelecektir. Böylece aydınlanma çağı ile birlikte kurumsallaşan kişi özgürlüklerinin ancak bu düşüncelerin yaşam alanı bulduğu Batı toplumlarındaki siyasal ve toplumsal sistemlerin benimsenmesiyle hayata geçebileceği sonucuna ulaşmak kaçınılmazlaşacaktır. Nitekim öğretide Bendix, de genel olarak böyle bir sonuca ulaşmaktadır. Bendix, modernleşmeye anlam olarak teknolojiyi yüklerken bu kavramın 'sosyal alanda 18.yüzyıldan sonraki tüm gelişmeleri de' kapsadığını belirtmektedir. Buna göre modernleşme aynı zamanda doğuştan ve statüden gelen ayrıcalıkların ortadan kalkmasını da sağlamaktadır. Böylece modernleşme aynı zamanda vatandaşlar arasında eşit satülerin yaygınlık kazanmasına da hizmet eder. Yazara göre modernleşme tektir ve Batıda gerçekleşendir. Yeni bir modernleşme olmayacaktır. Bu nedenle modernliği yakalamak isteyen toplumlar Batı toplumlarındaki toplumsal kurumları ve teknolojiyi 'izle'mek konumundadırlar. Modernleşme kuramı Batıdaki siyasal sistemin temel dayanakları ile demokrasi arasında doğrudan bire-bir ilişki kurmuştur. Yani Batıda meydana gelen toplumsal gelişmeler sisteme ilişkin değişimi beraberinde getirmiştir. Bu sayede Batıda demokrasi de gelişmiştir. Bir başka deyişle Batının başlıca özellikleri olan Ortaçağ yapısından ekonomi ve kültür alanında yaşanan ilerlemeler sayesinde meydana gelen değişimler sonuçta demokratik yönetimi sağlamıştır. O halde Batı dışı toplumlarda da demokrasinin yerleşmesi tıpkı Batıda olduğu gibi ekonomik gelişmişlik düzeyinin yükselmesine ve tabii ki Batı kültürü lehinde kültürel alanda değişmeler gibi iki önkoşulun gerçekleşmesine bağlanmıştır. Batı dünyasında bu değişimler en az dört yüzyıl sürmüştür. Batı dışı toplumların ekonomi ve kültürde böyle bir değişimin gerçekleşmesi için bu kadar uzun süre bekleme lüksleri yoktur. Böyle olunca daha kısa sürede bu tür değişimlerin sağlanması ihtiyacı belirmektedir. Konu Osmanlı toplumu açısından somutlaştırıldığında modernleşme kuramı açısından Batıda ekonomi alanında ve kültürel dönüşümde feodalitenin ortadan kaldırılarak onun yerine burjuvazinin geçmesi gibi çok önemli bir konuda toplumun yapısal farklılığı vardı. Oysa Osmanlı toplumunda Batıda görüldüğü şekliyle bir feodal toplumsal örgütlenme biçimi yer almadığı gibi demokrasinin yerleşmesinde temel öneme sahip kapitalizmi hazırlayabilecek sosyal güçlerden de yoksundu. AYDIN KAVRAMI Aydınlar her toplumda farklı arayışlara öncülük etmişlerdir. Şüphesiz bu durum Osmanlı toplumunda da farklı değildi. Geleneksel Osmanlı aydını 'alim' ya da 'arif' (derin ve gizli bilgileri kavrayabilmiş olan) kişi olarak tanımlanmaktadır. Esasen batılı anlamda aydın yani entelektüel kavramı da Batıda 19.yy. sonlarında tam olarak oluşabilmiştir. Bu kavramın üretilebilmesi ancak fikir üzerinde çalışmanın bir uzmanlık işi haline gelmesi gereklidir. Bu anlamda olmak üzere 18.yy. da Batıda aydınların ayrı bir grup yada sınıf oluşturdukları düşüncesi yoktu. Oysa 19.yy. sonlarında fikirle uğraşanların toplumda ayrı bir sınıf oluşturduğu kanaati oluşmuştu. Kitap, dergi, broşür gibi araçlar etrafında fikir oluşturmak bu kişilere bir 'paylaşılan kimlik' sağlıyordu. Bu aydınlardan sayılmak için gerekli ölçüt ise 17. Yüzyıldan itibaren oluşmaya başlayan ve her türlü sosyal ve felsefi değerin tartışmaya açık olduğu şeklinde özetlenebilecek anlayışa uygunluktu. Mardin'in deyimiyle 'kritik düşünce'yi paylaşmak aydın olmanın bir kriteri haline gelmişti. Osmanlı toplumunda 17.yy. da 'kalem'ler ulemaya göre daha açık fikirliydiler. Osmanlı bürokrasisini oluşturan kalemler felsefi konulara daha kolayca adapte olabilecek bir eğitimden geçirilmişlerdi. 18.yy. dan itibaren kalemiye ve ilmiye sınıfı yeniliklere girişilmesini desteklemişlerdir. Kalemiye ve ilmiye olarak adlandırılan Osmanlı üst tabakası başlangıçta bir oranda Batıya benzer şekilde kritik düşünce yaklaşımları gösterebilmişlerdir. Bu bağlamda kendi toplumlarının eksiklerini görmeğe ve düzeltmeğe çalışmışlardır. Bu açıdan konuya yaklaşıldığında Mustafa Reşid Paşa, Sadık Rıfat Paşa gibi Tanzimat önderlerinin 'aydın' niteliklerine sahip kimseler olarak değerlendirilmeleri mümkündür. Çünkü Tanzimatın önderleri 'siyaseten katl' gibi yöntemlerin artık geçerliliklerini yitirdiğini düşünüyorlardı. Bu nedenle Tanzimat Fermanında ilkeler getirilmiştir. Tanzimat'a kadar Osmanlı toplumunda günümüz manasında 'aydın' tipinden söz edilemeyeceği yönünde öğretide yaygın bir kanaat mevcuttur. Klasik Osmanlı Toplumunda aydın rolünü üstlenen esas olarak 'ulemâ'dır. Ulemanın toplum içindeki rolü Tanzimat sonrası aydınınkinden daha farklıdır. Ulemaya genellikle bir konuda 'ne düşündüğü' değil bir konunun 'şeriate' uygun olup olmadığı sorulurdu. Ancak bu durumun değişmesi batılılaşma hareketlerinin hız kazanması ile olacaktır. Batı düşüncesinin Osmanlı toplumuna etki etmeye başlaması sonucu zamanla 'diplomalı' kesimin artık sadece bir konunun şeriate uygun olup olmadığı gibi dar bir çerçeveye 'sıkıştırılmaları' giderek zorlaşacaktır. Tanzimat hareketi içinde aydınların yerinin tayini bazı güçlükler arz etmektedir. Bunun başlıca nedenlerinden biri aydın kavramının Batıda taşıdığı vurgunun Osmanlı kültüründen daha farklı olmasıdır. Batıdaki anlamda Tanzimat öncesi aydının bir prototipi çizilmeye çalışılırsa kalemiye erbabı ve ulema aydının karşılığı olarak nitelenebilir. Bu kesimler Osmanlı Devlet yapısı içinde üst bürokrasiyi oluşturmaktadırlar. Türkçe'deki 'münevver' kavramı 18. Yüzyıl aydınlanma akımının etkisinde bir bakış açısının bir eseri olarak 'illuminé, éclairé' kavramının çevirisi olarak kabul edilmiştir. Ulema ve düşünme rolü klasik Osmanlı toplum ve devlet sisteminde kısmen yüksek bürokratları oluşturan 'kul 'yöneticiler' tarafından paylaşılmaktaydı. Hem ulema hem de yüksek yöneticiler bulundukları konumu padişahın lütfuna borçluydular. Oysa II. Mahmut'tan itibaren Batı tarzı yüksek okullardan mezun olan ve bizzat devlet eliyle Avrupa'ya öğrenim görmek üzere gönderilmiş 'yeni bürokratlar' yerlerini padişahtan çok başarılarının bir göstergesi olarak 'diplomalarına' borçluydular. Bu nedenle ulemaya oranla hükümdar karşısında daha bağımsız bir konumda oldukları söylenebilir. 'Kazanılmış' ve 'bağımsız statü sahibi' bu yeni 'bürokrat'lar kesimi ulemâya oranla ikinci planda değil, daha öndedir ve tavır ve davranışlarıyla yenilikten yanadır. Hükümdar karşısında eskiye oranla elinde bulundurduğu bağımsızlık konumunu fazla da abartmamak gerekir. Ancak ulemaya oranla yeni bürokrat tipinin elde ettiği konum dönemi için önemli bir gelişme olarak görmek gerekir. Yeni tip bürokratlar -ki onlar aynı zamanda Osmanlı toplumunun aydınlarını oluşturmaktadır,- toplumsal sorunlarla ilgili çıkış yollarını açıklamaya girişirken ulemânın aksine var olan sisteme uygun hale getirmede çok titiz davranma gereği duymamaktadır. Padişah Abdülmecid'e gelinceye kadar yeniliklerin, modernleşmenin öncülüğünü padişahlar yapmaktaydı. Mustafa Reşit Paşa ile birlikte bu işi daha çok devlet adamları üstlenmişlerdir. Ancak bu durum da 1860'lardan itibaren değişecek ve batılılaşma hareketinin öncülüğünü aydınlar ele alacaklardır. Böylece uzun yıllar toplumu batılılaşma konusunda ikna etmeye uğraşan padişahlar aydınların bu rolü benimsemeleriyle birlikte teorik olarak mutlak olan otoritelerinin sınırlanmasına bile katlanmak zorunda kalacaklardır. Görünürde klasik Osmanlı 'intellicensiyası' genellikle devlet katında görevli veya ekonomik ve siyasal bakımdan güçlü, 'nüfuzlu' kimselerdir. Ancak Tanzimat'tan sonra girilen değişim ve modernleşme sürecinin bir sonucu olarak temelde yine devlet görevlisi veya mali ve siyasal bakımdan güçlü kimselerden oluşmakla beraber, memur-aydın tipi ile ulemanın artık yolları önemli ölçüde ayrılmıştır. Bir başka deyişle memur- aydın ile ulema batılılaşma, laikleşme konusunda artık ayrı düşünür olmuşlardır. Memur- aydınlar Batıdan aldığı düşünce kalıpları ışığında artık olaylara yaklaşmaktadırlar. Tanzimat döneminde aydın sayılmakta kriter olarak kullandığımız kritik düşünce ya da kritik söylem uzun süre devlet memuru olarak çalışan bürokratlarca geliştirilmiştir. Örneğin Şinasi önce memurluk yapmış daha sonra aydınlığı memurluğa tercih etmiş, gazeteler çıkararak toplumu eleştirme görevini daha da ileri götürmüştür. Şinasi'nin çıkardığı (1862) Tasvir-i Efkar gazetesi kritik söylemin egemen olduğu bir yayın organı olarak nitelenmektedir. Aydın niteliği Osmanlı Toplumunda 19.yy. boyunca kümülatif olarak değişime uğramıştır. Bu değişim bir bakıma fikir stiliyle ilgilidir. Bir bakıma da fikirlerin içeriğiyle ilgilidir. Yani artık Osmanlı aydını da toplumsal konulara eleştirel yaklaşmaya başlamıştır. Artık Osmanlı aydını da bilime alabildiğine güvenmektedir ve tarihin aynı zamanda bir 'ilerleme' olduğu kanısını paylaşmaktadır. Ama yine de Osmanlı aydını ile Batı aydını arasında çok önemli farklar mevcudiyetini sürdürmektedir. İlerleme 'terakki' konusunda Yeni Osmanlılar olsun Namık Kemal, Ali Suavi gibi aydınlar olsun ortak bir kanıya sahiptiler Yukarıda da ifade edildiği gibi Osmanlı Toplumunda aydından söz edilirken aslında devletin maaşlı memurlarından oluşan bir grup memur kastedilir. Onların 'arkalarında uzun bir siyasal düşün ve örgütlenme geleneği yoktu.' Ama bu aydın grubu çağdaşlaşma arayışlarıyla birlikte kendini mensubu olduğu toplumu 'gözleme, eleştirme ve geleceği programlama' konumunda buldu. Aşağıda ele alınacak olan Tanzimat'ın gerçekleşmesinde yüksek bürokratların yeri, Yeni Osmanlı grubuna dahil aydınlar ve Genç Türk akımı bu temel düşüncenin doğruluğunu gösterecektir. TANZİMAT'IN ARKA PLANI Osmanlı toplumunda Tanzimat'a kadar 'geleneksel yapı' içinde bulunarak toplumsal sorunları çözme anlayışı egemen olmuştur. Bazı 'yenilikler'in kaçınılmazlığı Tanzimat ile birlikte açık ve sürekli olarak ifade edilmeye başlanmıştır. Tanzimat bu bakımdan bazı özelliklere sahiptir. Bilindiği gibi bu dönem bir reform dönemidir. Bu dönemde hız kazanan reformlar daha sonra devam edecektir. Söz konusu reformlar içinde padişahın da bulunduğu yüksek devlet yöneticileri öncülüğünde gerçekleştirilmekteydi. Bu nedenle Tanzimat ile girişilen hukuk, idari sistem ve eğitim gibi sosyal alanda yenileşme hareketlerine tabandan, halkın en azından geniş bir kesiminden gelen talepler olarak bakılamaz. Bir başka deyişle Tanzimat tabandan gelen bir değişim baskısı sonucu ortaya çıkan yeni toplumsal durum olarak değil devlet adamları öncülüğünde yürütülen bir devleti onarma, yenileşme çabası olarak değerlendirilmek gerekir. Tanzimat Döneminin en tanınmış devlet adamları Mustafa Reşid Paşa, Âli ve Fuat Paşa'lardır. Bunlar, sadrazamlık görevi ifa ederlerken reformların gerçekleştirilmesi yönünde aktif adımlar atmışlardır. Doğaldır ki Tanzimat'ın mimarları ve uygulayıcıları sadece anılan devlet adamlarıyla sınırlı değildir. Bu bağlamda M. Reşid'in yakın arkadaşlarından ve meslektaşlarından biri olar Sadık Rıfat Paşa anılması gerekir. 1839 Fermanı'nın ortaya çıkmasında bürokrat aydınların oynadığı rol bilinmektedir. Konuya bu açıdan yaklaşıldığında Fermanın temelinde yatan görüşlerin sadece M. Reşid Paşa'nın fikirleriyle sınırlı olmadığı dikkat çekmektedir. M. Reşid Paşa'nın 1839'dan önceki yazılarında batılılaşma konusundaki görüşler ağırlıklı bir yer işgal etmez. Ancak onun yakın mesai arkadaşı Rifat Paşa'nın 1837-1839 yılları arası Viyana elçiliği sırasında yazdığı ve 'Müntehabat-ı Âsar' adlı kitabında yer verdiği bir risalede ortaya konulan görüşlerin bir nevi Gülhâne Hattına hazırlık niteliği taşıdığı ifade edilmiştir. Bu risalede içerik olarak Avrupa'da hükümdarların ve devlet adamlarının yasalara uydukları, memuriyet görevlerinin liyakate göre verildiği ve ortada ciddi bir gerekçe yoksa kolay kolay görevden uzaklaştırılmadıkları, yine kimsenin ölümü halinde devletçe malvarlığına el konulmadığı, vergi toplama işleminin yasalar çerçevesinde yürütüldüğü ifade edilmektedir. Rifat Paşa keyfi yönetimin egemen olduğu yerde devletin 'çökeceğini' söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Ona göre keyfi yönetimde teb'a devlete karşı güvensizlik duymakta ve bu da teb'anın topluma, üretimle, servet birikimiyle katkıda bulunmasını, toplumun ilerlemesini engelleyici rol oynamaktaydı. Böyle bir durum ancak sultanın, 'beğensin veya beğenmesin' sistemin kurucu ilkelerinin yer alacağı 'laik' nitelikli 'temel yasalar'a Avrupa'daki bütün krallar gibi uyması gerektiğini açıkça ortaya koymaktaydı. Aynı yazar 'hükümetler halk için mevzû olup, yoksa halk hükümetler için mahlûk değildir' ifadesiyle dönemine göre toplumsal sorunlara ne kadar farklı yaklaştığını ortaya koymuştur. Sadık Rifat Paşa söz konusu risalesinde Avrupa'da saygı gösterilen bazı insan haklarından da uzun uzun söz eder. Söz konusu risalede Fransa ve İngiltere'de basın özgürlüğünün oldukça geniş bir şekilde korunduğu, Avrupa'da hemen her şeyin aklın gereklerine göre düzenlendiğinin üzerinde durulmaktadır. Risalede Avrupa'da ölüm cezalarına nadiren rastlandığı ve bunun da ancak açık yargılama sonunda suçun mahkemece sabit görülmesi halinde mümkün olduğunun altı çizilmektedir. Gülhane Hattı'nda yer verilen 'gerçekleştirileceği vaadolunan mal, can, ırz emniyeti, müsaderenin kaldırılması' askerlik ve vergi mükellefiyetlerinin düzene konmasına ilişkin prensiplere bu risalede açıkça yer verilmiştir. M.Reşid Paşa ile Sadık Rifat Paşa arasında fikir düzeyinde bir alışverişin bulunması kuvvetle muhtemeldir. Sadık Rifat Paşa aynı zamanda Osmanlı hukuk sisteminde bürokratlara hukuksal güvence bir anlamda özerkilik sağlanması gerektiği görüşündeydi. Memurlara 'makul bir neden' yoksa 'despotça' davranılmamalıydı. Memurlar devlet meseleleriyle ilgili konularda görüş beyan etmekten dolayı görevden alınmamalı, onların mallarının müsadere edilmesi için bir bahane olarak kullanılmamalıydı. Bürokrasiye yeni haklar tanınmalıydı. Bu fikirlerin Tanzimat Fermanında ele alınan en önemli konulardan biri olduğu görülecektir. Devletin yapısal yeniliklere duyduğu gereksinimi karşılayabilmek için zaten devlet adamları ciddi bir arayış içindeydiler. Bu arayışta dış baskılar gibi iç nedenler de baskıda bulunmaktaydı. Avrupa ülkelerinin baskıları bilinmektedir. Buna ayrıca Mısır Valisi'nin isyanını da eklemek gerekir. Osmanlı devlet adamları haklı ve doğru bir teşhisle Kütahya önlerine kadar gelen Kavalalı M.Ali Paşa'nın ilerleyişini durdurmak ve göz göre göre çökmekte olan devleti 'kurtarmak' için modernleşme yolunda ciddi bir karar verdiler ve Tanzimat bu kararın hayata geçirilmesi iradesinin bir sonucudur. Devlet hem çökme sürecine girmiş, kendi güvenliğini sağlayamaz bir durumdaydı hem de iç güvenlik ve huzuru bizzat sağlayamamaktaydı. Bu nedenle Tanzimat sürecinin başlangıcı ve ilerleyişini doğru yorumlayabilmek için hem iç nedenleri hem de Avrupa devletlerinin baskılarını göz önüne almak gerekir. Bununla beraber modernleşme yönünde atılan Tanzimat adımı salt güvenlik endişelerini aşmak için değildi. Aynı zamanda devletin karşı karşıya bulunduğu yapısal sorunları çağdaş ülkelerdekine benzer biçimde çözme amacı da vardı. Osmanlı bürokrat-aydını Avrupa dillerinden birini bilmenin rahatlığının ve avantajının farkındaydı. 'Halka fazla önem vermemeleri ve imparatorluktaki diğer bütün sınıflardan kendilerini üstün görmeleri"'bu özel rahatlık ve avantajın bir göstergesi sayılmak gerekir. Bu nedenle Tanzimat sonrası modernleşme çabalarında yaptıklarının halk katında benimsenmesini beklemek gibi zaman kaybettirecek bir tavra girmemişlerdir. Bunun için gerçekte zaman da yoktu. Yapılması gerekenler acilen gerçekleşmesinin gerekli olduğuna inanılan şeylerdi. Bu nedenle Mustafa Reşid Paşa ve arkadaşları sorunlara 'kameralist' bir yaklaşım göstermekteydiler. Bir başka deyişle Ortaçağ Avrupa'sında aydınların izledikleri ya da Prusya ve Avusturya imparatorluklarının yaptığı gibi merkezi otoriteyi güçlendirmeyi amaçlıyorlardı. Bu nedenle toplumu aşırı özgürlüklere boğmak yerine daha kontrollü bir açılım yapmak ve asıl amaç olarak devleti güçlendirmek ve böylece kötüye gidişi durdurmayı hedef almışlardı. Böyle bir anlayışta ordu ve bürokrasinin güçlendirilmesi yapılmak istenenleri gerçekleştirmede temel öneme sahipti. Tanzimat dönemiyle birlikte Osmanlı Devletinde batı tarzı laik hukuksal düzenlemeler girmeye başlamıştır Tanzimat ile birlikte gerçekleştirilen yeniliklerle devletin idari, ekonomik ve amaçlamışlardır sosyal 'görünümünde' köklü değişmeler olmuştur. Girişilen reformlar bazı eski yüksek bürokrat ve devlet adamlarınca 'kerhen' desteklenmiştir. Ancak bunlar gerçekte reformlara karşıydılar. Bununla beraber Abdülmecid'in Tanzimat öncülerine açıkça destek vermesi bu reform aleyhtarlarının daha fazla ileri gitmelerine engel oluyordu. Buna rağmen Damad Said Paşa ve eski Serasker Hüsrev Paşa M. Reşid Paşa'nın öldürülmesi yönünde hükümdara sık sık teklifte bulunmaktan geri kalmamışlardır. Osmanlı laik bürokrasisi reform politikalarının hazırlanmasında ve yürütülmesinde ulema ile işbirliği yapmış olmasına rağmen bir takım meselelerde aynı fikirleri paylaşmıyordu. Laik bürokrasi 19.yy. başlarında artık değişimi başlatabilecek bir güce ulaştı. Avrupa aydınlanma despotizminin bir süre kullanmış olduğu idari kurumları ve iktisadi saikleri Türkiye'ye getirmeyi hedef alan bir program başlattı. Böylece yapılan değişiklikler zamanla ulemanın prestij ve mevkiini kaybetmesine neden oldu. Bu anlamda 1827'de Tıbbiyenin kurulması, her şeyden önce Tanzimat Fermanının ilanı, 1846'da Umumi Maarif Vekaleti'nin kurulması, 1846'de Harbiye okulunun kurulması, 1847'de devletçe finanse edilen ilk okulların açılmaya başlanması devletin eğitimi doğrudan kontrol etmesine yardımcı olmaktaydı, 1859'da Mülkiye Mektebinin açılması, 1860'larda Rüşdiye okullarının açılması hep laik bürokrasinin gücünü arttırmaya katkıda bulunan gelişmelerdi. Sağlanan gelişmeler bürokrasinin devletin gücünü yenileme ili ilgili konulardaki karakteristik tavrının bir sonucuydu. Şayet Batı kurumları devleti yeniden ihya gücüne sahipse benimsenecekti. Aksi takdirde Osmanlıda batılılaşmayı açıklamak güçleşecekti. Bu Batılılaşma mecburiyetini 1880'de Saffet Paşa hem gizli hem de açıkça devletin medeni bir hale gelmesi için Avrupa medeniyetini bütünüyle benimsemesi gerektiğini ısrarla vurgulamaktaydı. Tanzimat'ın başlangıcından beri ortaya çıkan bir özellik 'aydın kişinin 'daha çok gençler arasından çıkacağına olan inançtı. Bu durum Osmanlı toplumunun yöneliminin tersine giden bir oluşumdur. Normalde geleneksel toplumda devleti kurtarması beklenen kişinin tecrübeli, görmüş-geçirmiş kişi olmasıdır. Beklentinin tersine dönerek 'gençlik'te yoğunlaşması Batı kültürünün önemli bir savını yansıtıyordu. Bu da tarihin evrimden oluştuğu, bu evrimin toplumu daima ileri götüreceği ve bunu 'yeni Kuşaklar'ın başarabileceğine olan inançtı. TANZİMAT VE ISLAHAT FERMANLARI Tanzimat öncesi girişilen reformların Osmanlı Devleti'ndeki gerilemeyi ve 'yönetilenlerin' içinde bulundukları durumu düzeltememiş olması Gülhane ve Islahat fermanlarının ilanı yönündeki arayışlara hız kazandıracaktır. Ancak her iki fermanın da tabandan gelen istekler sonucu ortaya çıkmamış olması, fermanlarda doğrudan halka değil de dönemin sadrazamına hitaben kaleme alınmış olması girişilen reformların bir kadro hareketi olarak ele alındığını göstermektedir. En azından fermanlarda doğrudan halkın muhatap alınmaması bazı hak ve özgürlüklere yer veren bu fermanları batıdaki örneklerden ayıran en önemli özelliklerden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Bu haklar halkın ya da belirli bir toplumsal kesimin kamu otoritesine yönelik direnmesinin bir sonucu olarak değil 'müsâadât-ı şâhâne' şeklinde ortaya çıkmıştır. Bununla beraber denilebilir ki Tanzimat dönemiyle birlikte devletin anayasal ve sosyal yapısının da Batıdaki örneklere benzetilmesi gereği konusunda Osmanlı devlet adamları ikna olmuşlardır. Böylece sadece ordu ve teknolojide modernleşmenin yetersizliği anlaşılmıştı. Osmanlı devletinin hukuk sistemi millet esasına dayalı olması nedeniyle hukuk önünde eşitlik tam olarak gerçekleşmemişti. Hatta aslolan her millet'in daha doğrusu her din mensubu kesimin ayrı bir hukuksal statüye sahip olmasıydı. Bu durum ise 19.yy. da Batı Avrupa ve Amerika'daki insanların doğuştan hukuk önünde eşit olduğu fikriyle ciddi bir çelişki içindeydi. Bu nedenle işe bu hukuk önünde eşitsizlikleri kaldırarak başlamak gerekmekteydi. Osmanlı devlet adamları Tanzimatla hem batılılaşmayı sağlamak hem de ülkede yaşayanları bir 'Osmanlılık' ruhu etrafında birleştirerek devletin bütünlüğünü korumayı amaçlamaktaydılar. Konunun bu yanını Akçura genel olarak şöyle özetlemektedir ki bu aslında takip edilen ana gaye olmuştur: 'Osmanlı milleti vücuda getirmek arzusu, pek yüksek bir hayali gayeye, pek yüksek bir ümide doğru yücelmiyordu. Asıl maksat, Osmanlı memleketindeki müslim ve gayri müslim ahaliye ayni siyasi hakları tanımak ve vazifeleri yüklemek; böylece aralarında tam müsavat husule getirmek; fikirlerce ve dince tam serbesti vermek; bu müsavat ve serbestiden faydalanarak, söz konusu ahaliyi aralarındaki din ve soy ihtilaflarına rağmen yek diğerine karıştırarak ve temsil ederek, Amerika Birleşik Hükümetlerindeki Amerikan Milleti gibi müşterek vatanla birleşmiş yeni bir milliyet, Osmanlı Milleti' oluşturmak ve sonuçta Osmanlı Devletinin sınırlarını muhafaza etmek amacı güdülmekteydi. Hukuk önünde eşitliğin sağlanmasının Osmanlı devleti açısından önemini Mustafa Reşid Paşa daha Londra'da büyükelçi olarak çalışırken kavramıştı. Yapılması gereken, teb'ayı hukuk önünde eşit hale getirmekti. Bu hem Avrupa Devletlerinin Osmanlı devleti üzerindeki baskılarını hafifletecek, 'batı ile ittifakı kolaylaştıracak', hem de hukuk alanında Batıdaki gibi eşitliğe doğru bir gidiş süreci başlayacaktı. Gerçekten de eşitlik düşüncesi liberal ve sosyal devletin en temel ilkelerinden biridir ve bu nedenle Tanzimat Fermanı hukuk devletine bir gidiş olarak görülebilir. Bunun yanında Mısır İsyanı ile baş edememek de Osmanlı Devletini Batılı devletlerin desteğini kazanacak adımlar atmasını zorunlu kılmaktaydı ve bu da onların hukuk sistemiyle yakınlaşma ile sağlanabileceği düşünülmekteydi. Tanzimat Fermanı'nın ilanında rol oynayan Avrupa baskısından kurtulmak ve onun desteğini sağlama düşüncesi hem iç karışıklıklara karşı hem de Rus tehdidine karşı Batı'nın desteğini kazanmak ve devletin güvenliğini sağlama amacını da gütmekteydi. Çünkü artık Osmanlı Devleti kendi güvenliğini 'tek başına' sağlayacak gücü kendinde bulamamaktaydı. Bir bakıma gelinen nokta buydu denilebilir. Ancak Osmanlı Devleti'nde batılılaşma arayışlarını sadece dış baskılarla veya iç karışıklıkları gidermek için bir çözüm olarak görme anlayışı tarihçilerin bazı eleştirilerine muhatap olmuştur. Ortaylı, Osmanlı devletinde daha 17.yüzyıldan itibaren doğal olarak askeri gereksinimleri karşılama arayışlarıyla başlayan ve daha sonra toplumsal sistemin başka alanlarına da bu batılılaşma etkisinin yayılacağının zaten Osmanlı düşünürlerince önceden kestirilebildiğine dikkat çekmektedir. Yazara göre öğretide hakim olan çoğunluk yaklaşımının aksine Osmanlı'da modernleşme dış baskılarla değil 'pragmatik' nedenlerle gerekliliği kararına varıldı. Gerçi toplumsal yapı ve devlet batılılaşmaya teorik planda tam olarak hazırlanamamıştı. Bunun nedeni de toplumsal yaşamda 'tarih, felsefe ve edebiyat' alanında değişimlerin son derece yavaş ilerlemesidir. Osmanlı devlet adamları Batıdan yasaları olduğu gibi ithal etme fikrine çok yakın oldukları ve hatta bunu bir çok kez kanıtladıkları halde Batıya tarih ve felsefe söz konusu olduğunda bu ilgi bir çekingenliğe dönüşmüştür. Daha doğrusu bu alanlarda batılılaşma dönemin düşünen insanlarınca bir gereklilik olarak değerlendirilmemekteydi. Çünkü Tanzimat dönemiyle birlikte Fransız idari sistemi Osmanlı devlet yapısına adapte edilirken tereddüt edilmediği halde felsefe ve tarih anlayışı söz konusu olduğunda durum tamamen değişmiştir. Bu da göstermektedir ki "'Osmanlı Batılılaşması, Batı'yı hayranlıkla değil, zorunluluk nedeniyle tercih etmiştir.'. Yazar, bu görüşüne kanıt olarak örneğin belediyecilik alanındaki kanunları almada kararlı davranıldığı halde parlamenterizm kurumlarını almaya sıra gelince bu kadar istekli davranmamalarını göstermektedir. 1839 Fermanı gerçi bir anayasa değildir. Fakat 'birey devlet ilişkisinde, tebalıktan vatandaşlığa geçiş yolunda, başlangıç noktasıdır. ' Fermanla teminat altına alınan birey iç ve dış faktörlerin de etkisiyle günümüze kadar siyasal yaşamımızda ve hukuk sistemimizde halen devam eden bir süreç içinde şekillenmiştir. Fakat öğretide Fermanın Batıda daha önce ilan edilen insan hak ve özgürlükler hakkındaki bildirilerle benzerlikler taşıdığı, söz konusu bildirgelerde doğal bir hak olarak yer alan eşitliğin Fermanda açıkça ifade edilmemekle beraber dayandığı, temel felsefesinde yer aldığı savunulmuştur. Öğretideki bir görüşe göre Gülhane Hattında can ve mal güvenliğinin kuvvetle vurgulanması sanıldığı gibi salt batıya özgü hürriyetlerin köklü bir şekilde ifade edilmesi anlamına gelmiyordu. Fermanda keyfi yönetimi 'bertaraf' edici hükümlere yer vermesi sadece batılı fikirlerin 'Osmanlı aydın-bürokratı'nca benimsenmesi anlamına gelmiyordu. Daha sonraki aşamanın sınırlı devlet otoritesi anlamına gelen anayasalı bir yönetimin hedeflenmesi çok açık değildi. Mustafa Reşit Paşa bu durumu Türkiye'de eğitim seviyesinin meşrutiyete uygun olmadığı ve fermanın 'sadece fertlerin can, mal ve nâmuslarına tam bir emniyet getirmek ve Bâb-ı Âlî'nin dahili ve askeri harcamalarını düzene sokma isteği' olarak ifade etmekteydi. Bir başka deyişle Gülhane Hattı ile devletin işleyişini daha etkin hale getirmek, denetimsiz hükümdar ve savurganlığını önlemek hedeflenmişti. Can ve mal güvenliği sağlama taahhüdü ile amaç Tanzimat dönemi bürokrasisine, Padişahın bizzat uymayı taahhüt ettiği temel yapısal kanunlarının korumasından yararlanma imkanı sağlamaktı. 19. yüzyılda Osmanlı hukuk sisteminde en çok göze batan konu hukuk önünde eşitliğin tam olarak yasal düzeyde sağlanmamış olmasıydı. Gerçi bu durum Devletin sistemi nin en önemli özelliklerinden biri olan 'millet' sisteminin uygulanıyor olmasından kaynaklanmaktaydı. Fakat artık sistemin kendini savunmasının değil gerekli reformlarla düzeltilmesi gereği daha ağır basmaktaydı. Tanzimat Fermanı bu amaçla atılan önemli bir adımdı. Fakat Avrupa devletleri Osmanlı tebası Müslüman olmayan azınlıkların hukuk önünde eşit olmamalarını sık sık gündeme getirmekteydiler. Bu aynı zamanda Osmanlı Devletinin iç işlerine müdahale etmek için başka bir mazeretti. Konu sık sık tartışılmakta, Osmanlı Devleti'nin önüne konulmaktaydı. Kırım Savaşı sonrası da İngiltere, Fransa, Avusturya gibi devletlerin Viyana'da Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Hıristiyanların haklarının güvence altına alınması konusunda anlaşmaları ve bunun bir ıslahat fermanıyla sağlanması görüşü ağırlık kazanmıştır. Bunun üzerine Osmanlı Devleti 1856 Islahat Fermanını biraz da dış ülkelerin baskı ve bahanelerini azaltmak amacıyla ilan etmek zorunda kaldı. Böylece ıslahata ilişkin ilkelerin Paris'te yapılacak andlaşmada metin olarak yer alması önlenmek isteniyordu. Ancak bu konuda tam olarak başarılı olunduğu söylenemez. Çünkü Paris Antlaşmasının 4.maddesinde yine Islahat Fermanından söz edilmiştir. 1856 Islahat Fermanı gayri müslimlere Vilayet ve belediye meclislerinde temsil edilme, kamu hizmetine alınmada Müslüman teba ile eşit hale gelmelerini öngörmekteydi. Fermanın Osmanlı Devletinin geleceğini ilgilendiren asıl önemli yanı ise gayri müslimlere kendi meclislerini oluşturma haklarının tanınması ve bunun Devleti parçalanmaya sürükleyecek gelişmelerin ip uçlarını taşıyor olmasıydı. Tanzimat döneminin en ünlü simaları olan Âli ve Fuat Paşalar hukuk önünde tanınacak eşitliğin bir 'Osmanlı milleti' oluşturmada yararlı bir araç olacağına ciddi anlamda ümit bağlamışlardı. Bu açıdan Tanzimat dönemi hukuk alanında gerçekleşen değişiklikler siyasal fırsat yapısında önemli değişimleri beraberinde getirmiştir. 1839 Fermanında bütün teb'anın eşit olduğunun ilan edilmesi hem Müslümanların hem de gayri müslimlerin oluşturulacak meclislerde yer almalarının ve taleplerini sisteme ulaştırmalarının mümkün olması manasını taşıyordu. Böyle bir değişime gitme Osmanlı siyasal sisteminde bütünleşmeye gidebilme amacıyla da yapılmıştı. Fakat hukuk alanında gerçekleştirilen değişiklikler birbiriyle çatışabilecek sonuçlar doğurmaya adaydı. Ancak sisteme yönelen talepler tatmin edilmediği takdirde özellikle Müslüman olmayan tebada dış ülkelerin zaten körüklediği kendi kendini ayrı bir kimlikte hissetme olgusunun daha belirgin hale gelmesi kaçınılmazdı. Sonuç da böyle olmuştur. Tanzimat'la beraber dini cemaatlere tanınan yeni haklar Avrupalı büyük devletlerin Osmanlı tebası Hıristiyan cemaatler üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda nüfuz kurmaları ve tabiiki Osmanlı Devletini parçalanmaya götüren bir etki göstermeye başladı. Dini cemaatlerin bu derece Osmanlı Devleti karşısında özerk hale gelmeleri Müslümanları da kendi çıkarlarını bir cemaat olarak daha fazla gözetmeye başlamaları sonucunu doğurdu. Böyle bir yaklaşım oluştu. Böyle bir oluşum en azından devleti Müslümanlar tarafından parçalanmaya karşı koruyabilirdi. Çünkü Müslümanlık Müslüman ahaliyi bir arada tutan bir bağdı. Bu kanaat 1871 Sadrazam Âli Paşa'nın ölümüne kadar devlet adamları arasında bütün Osmanlıların sadakatini Osmanlı lehine kazanmanın yolu olarak, biri Osmanlı kurumsal modernleşmesinin devam etmesini destekleyen ikincisi yeni bir siyasi formül olarak geleneğe sahip çıkarak İslamı kullanmaya meyilli iki hizip oluşmuş bulunmaktaydı. Yıkılışa kadar 'İmparatorluk halkını toparlamanın bir vasıtası veya etkili bir siyasi formül temin etme kabiliyetine uygun olarak bu iki hizipten birine mensup kişiler tarafından hüküm verilecekti. Toplumsal sorunlarla ilgili olarak doğan bu düalizm Osmanlı Devletinin sonuna kadar sürecektir. Bu nedenle devlet yöneticileri ve aydınlar modernleşme konusundaki tereddütlerini yenememiş ve İslam düşüncesinin etkisinden tam olarak kurtulamamışlardır. Bu çalışmanın kapsamı dışında kalmakla beraber bu ikilemin radikal bir biçimde ortadan kaldırılması için Cumhuriyeti beklemek gerekecekti. Atatürk, bu girişimlerin devam ettirilmesinin çıkar yol olmadığının anlaşıldığına inandığı için bu tercihleri 1920'lerde reddedecektir. Osmanlı Devletinde modernleşme çabaları bilindiği gibi önce fen bilimleri, kılık kıyafet konusunda reformlara girişmekle başlamış ve bu eğilim giderek devletin idari ve anayasal sistemini de kapsamıştır. Aydınların yanında Osmanlı Padişahları da Tanzimatla birlikte daha ısrarlı bir şekilde modernleşmenin gereğini kavramışlardır. Bunun bir yansıması saray yaşamında da kendini bulacaktır. Örneğin Osmanlı saray yaşamında tıpkı Fransa'yı andırır balolar Avrupa tarzı davranışlar sıkça görülmekteydi. Bundan hareketle Tanzimat sonrası hükümdarlardan II. Abdülhamit dışındaki padişahlar Avrupalılaşma konusunda batıcı aydınlar gibi halka rağmen tavır almakla suçlanmışlardır. Genel görüntü olarak askeri ve ekonomik alanda sürekli zemin kaybeden Osmanlı Devletinin bu dönemde Avrupa devletler dünyasına dahil olmak için yoğun çabalara tanık olunmaktadır. Artık Osmanlı Devleti için Avrupa ile rekabet duygusu yerini onun gibi olmak tarzına dönüşmüştür. DÜŞÜNSEL ALANDA AYDINLARIN MODERNLEŞME ARAYIŞLARI YENİ OSMANLILAR Öncelikle belirtilmedir ki Yeni Osmanlılar aydın muhalefet hareketinin ortaya çıkışı konusunda bazı görüş ayrılıkları mevcuttur. Tanzimatçılar tarafından başarılan kurumsal laikleştirme onların modern bilimin pratik uygulamaları lehindeki tavırlarıyla paralellik göstermekteydi. Tanzimat'ın mimarları laik olmalarına rağmen, Osmanlı İmparatorluğunun dini yapısının etkisinden tam olarak kurtulamadılar. 1860'larda ise Tanzimat Döneminin bekleneni verememesinin neden olduğu karamsarlıkların da etkisiyle her toplumun parçalanmaktan ahlaki karakterinin dayanıklılığı sayesinde kurtulabileceği, ahlaki karakteri güçlü tutanın, toplumun kültürü olduğunu görüşü ağırlık kazanmaya başlayacaktır. Osmanlı toplumunun kültürü İslamdı. Ama bu da ihmal edilmişti. Bununla beraber Tanzimat önderleri bu tür görüşlere hiçbir zaman fazla rağbet göstermemişlerdir. Bu başlık altında bir bakıma çağdaşlaşma adımlarının sorgulandığı, bir başka açıdan bakıldığında batılı görüşlerin yerli görüşlerle kaynaştırılmaya çalışıldığı, modern dünyanın benimsediği dünya görüşlerinin Osmanlı toplumsal yapısına daha derinden nüfuz etmeye başladığının bir göstergesi olan Yeni Osmanlılık akımı ele alınacaktır.