Üye Bilgileri
zιвєякαη
Bu tür sathı genellemelerin birçoğu tarihin içine nüfuz eden bir metodoloji uygulandığında geçerliliğim kaybeder. Maverdînin el-Ahkamü s-sultaniyyesini yazdığı dönemin özelliklerim göz önünde bulundurmadan yapılan birçok tahlilde bu eserin o günkü güç konfigürasyonunu meşru kıldığını iddia etmenin aslında o gün geçerli olan güç yapılanması ile tezat teşkil etmesi bunun en çarpıcı misallerinden birisidir. Dört halife sonrası bütün tarihi merkezdeki halife ya da sultanın gücünü güç temerküzü açısından aynı gören genellemeci bir tavrın eseri olan bu yaklaşım biçimi Maverdînin yanlış degerlendirilmesi sonucunu doğurmaktadır; çünkü Maverdî döneminde siyasî güç onun siyaset teorisinde öne çıkarmaya çalıştığı Sünnî hilafet makamında değil, Şiî ailelerinin elinde bulunan vezirlik makamındadır. Dolayısıyla Maverdî geliştirdiği Sünnî hilafet teorisi ile, o günkü güç yapılanmağı açısından sembolik bir konumda kalan halifeyi ön plana çıkararak aslında gerçek siyasî güç temerküzüne aykırı bir tavır sergilemekte ve bir risk üstlenmektedir. Tarihi mutlak anlamda relativisit (itibarî) metodoloji ile değerlendirmenin de başka sakıncaları vardır. Bu konuda aşırı bir tavır sergilemek de tarihî sürekliliği haiz geçerli kuralları yakalamamızı güçleştirebilir. Dolayısıyla tarih değer boyutundan bağımsız, birbirinden kopuk, kesintili olgular yekunu olarak algılanabilir, İmam Ebu Yusufun Kitabül-Haracı, Maverdînin el-Ahkamüs-sultaniyyeyi, Ahmed Cevdet Paşanın da Mecelleyi yazarken sergiledikleri tavırlardaki süreklilik unsurları itibarî boyutun tutarlılık ve süreklilik prensipleri ile yeniden yorumlanmasını gerekli kılar. Aynı şekilde İmam Ebu Hanîfe, İmam Ahmed b. Hanbel ve İbn Haldun gibi siyasî otorite ile çatışan alimlerin tavırlarındaki süreklilik de bu iki yöntemin sağlıklı bir tarzda sentez edilmesi ile anlaşılabilir. Yapılması gereken, tarihî olgunun gelenek içindeki dönemsel geçerliliğim itibarî yaklaşımla incelemek, geleneğin yeniden yapılanması içindeki rolünü ise bu itibarî boyutun süreklilik taşıyan mutlak özü -tabii eğer varsa- ve bu özün bugünkü geçerliliğin! tartışarak ortaya koymaktır. Bugünkü dönemle ilgili geçerliliği mutlaklaştırarak tarihi yargılayanlar meta-historik bir kopukluğu, itibarî boyut içinde kaybolanlar ise bugünkü dönemsel realite ile yabancılaşmayı doğururlar. Bu konuda düşülen metodik yanılsamaların çoğu, zaman boyutu ile ilgili algılama yanlışlıklarından kaynaklanmaktadır. Tarih metodolojisinde anakronism diye adlandırılan zaman boyutu ile ilgili algılama yanlışlıklar kimi zaman prochronism -yani tarihî olgunun olduğundan çok önce gerçekleşmiş gibi olarak algılanması- ya da_metakronism -yani tarihî olgunun olduğundan sonra gerçekleşmiş gibi algılanmış olması- şeklinde kendisini gösterir. Anakronizmin daha da yoğun ve kompleks bir hal alması tarihçileri geleneği anlama ve yeniden yorumlama sürecim imkansızlaştıran iki kutba doğru sevkeder. Bunlardan birincisi tarihî olayların naklinde ve yorum-lanmasında yaşanan geçerli olguyu esas olarak geçmiş olguları tasnif etmek ve hatta kimilerim dışlamak tavrıdır ki buna presentism (şimdicilik/bu-güncülük) denir. Bu yaklaşım tarihsel bütünü bugüne hiçbir şey söyleme-yen ölü olgular kümesi olarak görür. Modernite ve faydacılığın temelini dokuduğu bu yaklaşım biçimi, bugünkü realiteyi kuran tarihsel gerçekliği anlayamayacağı gibi yarınki gerçeklikte tarih olacak olan bugünkü gerçekliğin gelecek üzerindeki tesirlerim anlamlı kılacak gelecekle ilgili projeksiyonları da kuramaz. Presentismin zıt kutbu tarihi anlamanın ve gelenek aktarımının bugün geçerliliği tartışmalı olan biçimsel ve çoğu zaman ölü olguların aktarımından ibaret olduğunu farzeden antikacı tarih anlayışıdır. Bu yaklaşım biçiminde, tarihî gerçeklikler, biçimsel ve sathî olguların birbirinden kopuk bir tarzda kümelendirilmesi halinde ortaya konur ki, bu da bugün ile dün arasında geleneklerin sürekliliğin! incelememizi imkansızlaştıran kategorik bir farklılaşmaya yol açar. 3. Bütüncül ve Parçacı Yöntemler. Parçacı tarih anlayışı tünel tarihçiliği diye adlandırılan ve tarihi gerçekliğin anlaşılmasın! güçleştiren bir tür metot sapmasına yol açar. Değişik şekillerde tezahür eden tünel tarihçiliği historiographinin en kritik metot problemlerinden birini oluşturur. Siyasî tarih, ekonomik tarih, düşünce tarihi, askerî tarih, diplomatik tarih, hukukî tarih, sanat tarihi, sosyal tarih gibi tarihî gerçekliğin ve bu gerçeklik içinde oluşan geleneklerin parçacı bir şekilde ayrıştırılarak incelenmesine yol açan bu yaklaşım türü olaylar arasındaki korelasyonun da, geleneklerin bir bütün şeklinde anlaşılmasının da önündeki en önemli engellerden birini oluşturur. Bizde bunun en yaygın görülen türü, İslam tarihini bir saltanatlar ve saray tarihi şeklinde algılama biçimidir, İslam medeniyetinin düşüş ve çıkışları bu çerçevede ele alındığı için tarihî gerçekliği anlamak güçleşir. Yanlış tarihî tasnifler de bu açmazın yansımalarıdır. Mesela saltanatlar tarihi açısından XIV. yüzyıl bir bunalım yüzyılıdır. Buna rağmen Hint Okyanusu çevresinde bu dönemde belki de tarihin en canlı deniz ticaret alanlarından birisi oluşmuş ve bu alan kültürel bir alt yapı dokumuştur. Tarihî verilere göre, İslamın Doğu Asyaya hızla yayılmaya başladığı bu yüzyılda Doğu Afrika, Yemen, Güney Hindistan, Bengal ve Malay bölgelerin! de kapsayan Hint Okyanusu havzası bu dönemde canlı bir ticaret ve kültür hareketliliğine şahit olmuştur. Bugün dünyanın en kalabalık müslüman nüfusuna ve en dinamik ekonomik yapılarına sahip Endonezya ve Malezyanın İslam medeniyet havzasına katılması temelde XIV. yüzyılda başlayan bir sürecin eseridir. İslam medeniyet tarihini Arap yarımadası çevresindeki saltanatlar tarihi olarak gören dar kapsamlı bir yaklaşımın İslam medeniyetinin uzun dönemli seyri konusunda sıhhatli sonuçlara ulaşması çok güçtür, İslam medeniyet havzasının aynı yüzyıl içindeki siyasi bunalımlara rağmen hızla Karadenizin kuzeyindeki Avrasya steplerine doğru yayılmış olması da, uzun dönemli sağlıklı sonuçlara ulaşılabilmek için belli bir tünel tarihçiliğine saplanmaktansa, kültürel, siyasî ve ekonomik tarihin verilerinin bir arada değerlendirilmesinin gerektiğini ortaya koymaktadır. Siyasî bunalımların yoğunlaştığı XIV. yüzyıl bir başka açıdan bakıldığında aslında İslam medeniyetinin Arap yarımadası etrafındaki merkez ekseninden Orta Asya, Hindistan, Hint Okyanusu, Afrika gibi güçlü çevre eksenlerine yayılışım hazırlayan bir yüzyıldır. Siyasî açıdan bunalım yüzyılları olarak bilinen XII-XIV. yüzyıllar arasındaki dönemde alimlerin seyahatleri ve iletişimleri de incelendiğinde son derece güçlü bir kültür ve etkileşim ortamının olduğu ortaya çıkmaktadır. Değişik ekollerin mensubu olan Gazzalî, Muhyiddin İbnül-Arabî, Teftazanî, İbn Haldun, Cürcanî, Askalanî gibi alimlerin hayatlarında yaptıkları seyahatler ve etkide bulundukları kültür havzaları incelendiğinde, siyasî bunalımın aksine sosyalleşme düzeyi yüksek son derece yoğun bir iletişim ve etkileşimin varlığı tebarüz etmektedir. Tünel tarihçiliğinin doğurduğu dar kapsamlı bakış açılarının ötesinde bütüncül bir tarih anlayışının temel metot olarak benimsenmesi İslam medeniyetinin temel problematik alanları olarak görülen bazı meselelerin vuzuha kavuşması açısından da büyük önem taşımaktadır. Mesela ictihad kapışının kapanması meselesi sadece soyut bir fıkıh tarihi olgusu olarak ele alındığında bu meselenin değişik boyutlarım da kapsayan bütüncül anlamım kavramak da imkansızlaşır. Bu tartışmaya zemin teşkil eden ekonomik ve siyasî altyapıyı bilmeksizin soyut fıkıh usulü ve tartışmalarından hareket etmek bu meseleyi ortaya çıkaran tablonun bir Bütün olarak algılanmasını güçleştirir. Gerçek bir fıkıh tarihi sosyoekonomik ve siyasî tarih ile iç içe yazılabilir ve fıkhın bir ilim geleneği olarak bugünkü konumu da ancak ve ancak bu çerçevede gerçek anlamda anlaşılabilir. 4. Fıkıh ve Tarih Metodolojileri Arasındaki ilişki. Fıkıh usulü ile tarih usulü arasındaki ilişkinin açık bir şekilde ortaya konamamış olması da kim: zaman ortaya konan suallerin farklı alanlarda ve farklı metotlarla ele alın-ması sonucunu doğurmaktadır. Fıkıh metodu temelde ne olması gerektiğe sorusunun normatif cevap alanı ile ilgilenirken, tarih ne olmuş olduğu sorusunun objektif olgu alanı ile ilgilenir. Tarih metodu ile varılan olgusal sonuçlar fıkıh metodunun normatif cevap arayışlarına zemin oluşturabilir. ancak fıkhın kaynakları etrafında varılan normatif sonuçlar tarihî gerçekliği tümüyle yansıtacak genellemelere yol açmamalıdır. Bu açıdan fıkıh insan; ilişkilerdeki ve davranış biçimlerindeki müspet ve menfi alanları mümkün olduğunca ayrıştırmaya çalışırken; tarih, geçmişteki olayları mümkün olduğunca oldukları şekliyle resmetmeye çalışır. İnsanı melek ya da tanrı gibi idealleştiren ya da şeytan gibi günahkar ve kötü gören birçok dinî ve felsefî geleneğin aksine, İslam î inanç sistemi insanı iyiye ve kötüye yönelme potansiyeline sahip iradî bir birey olarak görür. Fıkıh bu bireyi iyiye yönlendirme cabası içine girer ve bu sorunun cevabım ararken, tarih bu bireyin içinde bulunduğu tarihî süreci objektif olarak ortaya koymaya çalışır. Dolayısıyla insan tabiatı gibi tarih de mutlak iyi ve mutlak kötü tasniflerinin aksine gri bir tablo arzeder. Metot olarak fıkhın öngördüğü tasnifler ile tarihî tasnifler arasında mutlak bir paralellikten çok bir tamamlayıcılık ilişkisi söz konuşu olmalıdır. Mesela fıkhın normatif hükümlerine kaynak teşkil eden sahabî uygulamalarım içeren Asr-ı saadet kavramı, fıkhî açıdan rasyonel soyutlama düzleminde olması gereken davranış biçimlerinin tasnif edilmesini sağladığı için dört halife dönemi ile sonraki dönemler arasında fıkha kaynak olması açısından kategorik bir ayırım öngörmektedir. Misallendirmek gerekirse, Hz. Ömerin bir uygulaması fıkhî bir hükme delil teşkil ederken, bir Emevî halifesinin uygulaması başka destekleyici bir kaynak olmadıkça doğrudan delil teşkil etmez. Fıkhı açıdan konan bu normatif kategorik ayrışma tarihî incelemeler için mutlak bir ölçü değildir. Başka bir ifadeyle, fıkhın dört halife sonrası dönemi bugünkü hükümler için kaynak kabul etmemesi, bu dönem sonrası uygulamaları mutlak anlamda gayri meşru ve değersiz yapmaz. Tarihî tasnif bu dönemler arası geçişkenlikleri ve süreklilikleri incelerken kaynak olup olmama niteliklerinden çok olgusal bütünlük içinde ele alır. Siyasî sistemin oluşumu ile ilgili verilen olumsuz fıkhî hükümler, o donemdeki yaşanan olgulara tümüyle olumsuz bakmayı gerektirmez. Günümüzdeki birçok tahlilde fıkhî tasnif öylesine mutlak bir tarihî ayırım haline getirilmiştir ki, İslam î değerlerin tarihî uygulanabilirliği im-kansızlaşmıştır. Bu da bugünkü tarihî gerçeklik ile Asr-ı saadet uygulamalarının metahistorik düzleme çekilmiş soyut doğruları arasındaki irtibatın kopmasına yol açarak tarihî olguların doğru ve yanlış uygulamaları da bir arada değerlendiren bir metot bütünlüğü içinde ele alınmasına engel olmuştur. Dört halife sonrası dönemden bugüne kadar olan tarihî akışı Roma ve İran siyasî geleneklerinin doğrudan bir uzantısı şeklinde gören aşırı genellemeci ve basitleştirici yaklaşım normatif doğruları soyut bir düzlemde sunma konusunda başarılı olurken, tarihî uygulamaları insan hayatinin bütün veçhelerim kapsayacak bir şekilde ortaya koyma noktasında önemli yanılgılara sebep olmuştur. İslam medeniyet birikiminin bir bütün içinde anlaşılması için fıkıh ve tarih metodolojilerinin birbirlerini ikame edecek şekilde değil, birbirlerini tamamlar tarzda ortaya konması büyük bir önem taşımaktadır. Soyut ve ütopik bir düzleme hapsolmayan bir fıkıh metodolojisi tarihî verileri göz önünde bulundurmak zorundadır. Buna mukabil bugüne kadar uzanan geleneğin kalıcı özünü ortaya koymaya yardımcı olacak gerçek bir İslam tarihi de fıkhın değer boyutunu ihmal etmemelidir. İslam Gelenek ve Yenileşme TDV İst 1996 içerisinde s.107-115