Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?) | Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?) Tarih Öğretmeni | Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?) Tarih Dersi | Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?) tarih yıllık planı | Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?) tarih sunuları|Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?) tarih zümreleri|</
+ Tarih Portali » Özel Dosyalar » Sen Ne Biliyorsun?
 Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?)

Kullanıcı Adı: Beni Hatırla?
Şifre:
Konu Bilgileri Kısayollar
Konu Başlığı Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?)
Cevaplar 11
Sonraki Sonraki Konu
Görüntüleyenler0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Görüntülenme 2435
Önceki Önceki Konu

Sayfa: [1]   Yukarı git
Konu: Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?)  (Okunma Sayısı 2435 defa) Seçenekler Arama
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
« : 01 Mayıs 2007, 20:07:06 »
Üye Bilgileri ulubey
Boy Beyi
**

Nüfus Cinsiyet: Bay
Konum Nerden:
Giriş Kayit tarihi 18 Nisan 2007, 19:36:47
Toplam İleti Mesaj Sayısı: 62
Söz konusu vatansa gerisi teferruatdır.


Karma: +3/-3
İrtibat


Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?)




                                      TEŞKİLATI MAHSUSA
Teşkilât-ı Mahsusa, 1913 yılında Sultan Mehmet Reşat'ın yayınlanmayan ve resmi olmayan bir fermanıyla Savaş Bakanlığı (eski adıyla Harbiye Nezareti) bünyesinde İttihat ve Terakki tarafından kurulan Osmanlı Devleti'nin ilk gizli haber alma örgütüne verilen addır. Örgütün ilk daire başkanı Süleyman Askeri Bey, ikinci başkanı Ali Başhampa, son başkanı Hüsamettin Ertürk'tür. Misyonu Arap ayrımcılığı ve batı emperyalizmine karşı mücadele etmek idi.

Kurulma amacı Osmanlı Devleti'nde dağılma döneminde ortadoğu üzerinde odaklanan yabancı haber alma faaliyetlerinin izlenebilmesi için bireysel bazda ve sınırlı nitelikte sürdürülen haber alma çalışmalarının bir merkezden organize biçimde yürütülmesine duyulan ihtiyaçtır. Birinci Dünya Savaşı sırasında askeri ve paramiliter hareketler gerçekleştirerek önemli görevler üstlenen bu örgüt, savaşın sona ermesiyle 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi sonrasında dağılmıştır.

Örgütün kurumsallaşması Balkan Savaşı'ndan sonra ivme kazanmıştır. Örgüt çoğunlukla iktidarı devirmeyi planlayan ve düşmanla işbirliği içerisinde olan güçleri bastırmakta kullanılmıştır. Örgütün, resmi kuruluş tarihi 1913 yılı olsa da, Enver Paşa komutasında 1903 yılına kadar uzanan bir geçmişi olduğu tahmin edilmektedir. Enver Paşa savaş bakanı (Harbiye Nazırı) olmasından kısa bir süre sonra Teşkilât-ı Mahsusa'yı resmi statüsüne kavuşturmuş, dönemin yetenekli subaylarını örgüte üye yapmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında bu subaylar Kafkasya, Mısır ve Mezopotamya'daki özel askeri operasyonlarda kullanılmışlardır. 1915 yılındaki Süveyş Kanalı operasyonu buna bir örnektir. Bu operasyonda özel birlikler Osmanlı ordusunun ileri uçlarındaki vahaları ele geçirip tampon bölge oluşturmuşlardır. Birinci Dünya savaşında Arabistan, Sina Yarımadası, Yemen ve Kuzey Afrika'daki özel operasyonları örgütün efsanevi ismi Kuşçubaşı Eşref Bey (Eşref Sencer Kuşçubaşı) idare etmiştir.

Örgütün haber alma alanındaki alt yapı ve tecrübe eksikliğiyle beraber savaş yıllarının ekonomik koşulları örgüt üyelerini istihbarat çalışmalarından çok çatışmalara yöneltmiştir. Teşkilatla ilgili tek akademik araştırmanın yazarı Philip Stoddart, birimin zirvede olduğu dönemde, örgüte kayıtlı 30 bin üye bulunduğundan bahsetmektedir. Stoddart'a göre, Teşkilat-ı Mahsusa, Ermenilerin sınır dışı edilmesinde herhangi bir rol oynamamıştır.

14 Kasım - 23 Kasım 2005 tarihleri arasında Yeni Şafak gazetesinde Abdullah Muradoğlu tarafından Teşkilât-ı Mahsusa hakkında 10 bölümlük bir yazı dizisi yayınlanmıştır. Bu yazı dizisine göre Teşkilât-ı Mahsusa'da görev yapmış ünlü kişilerden bazıları şunlardır:

Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Binbaşı Süleyman Askeri, Eşref Kuşçubaşı, Teğmen Yakup Cemil, Dr. Bahattin Şakir, Mithat Şükrü Bleda, Ohrili Eyüb Sabri, Fuat Balkan, Teğmen Hilmi Musallimi, Ismail Canbulat, Piyade Subayı Rasuhi Bey, Filibeli Hilmi Bey, Şerif Burgiba, Arabistan'da Ibnür Reşit, Nuri ve Halil Paşalar, Ali Fethi Okyar, Hacı Selim Sami, Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya, ilk tayyareci şehitlerden Sadık Bey, Çerkez Reşit Bey, Fuat Bulca, Nuri Conker, Rauf Orbay

Logged
« Yanıtla #1 : 01 Şubat 2008, 22:12:15 »
Üye Bilgileri İlteriş
Kağan
*****

Nüfus Cinsiyet: Bay
Konum Nerden: T.C Toprakları
Giriş Kayit tarihi 16 Nisan 2007, 22:31:24
Toplam İleti Mesaj Sayısı: 1.905
Tarih değil, hatalar tekerrür eder.


Karma: +264/-0
İrtibat
WWW

Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?)

İsterseniz önce Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
şuraya tıklayıp
  bölüm kurallarını okuyunuz.

Konu forumda yanlış yerdeki mesajları doğru bölümlere taşırken aklıma geldi inşallah ilgi görür. Dikkatimi çeken mesajı burayla birleştirdim. Meraklı arkadaşların desteğini bekliyorum.

KONU: Türk İstihbarat Tarihi --- Sen Ne Biliyorsun?


Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Ölmek yenilmek değil yüceltmektir şanını
« Yanıtla #2 : 03 Şubat 2008, 17:01:21 »
Üye Bilgileri telleyay
Buyruk
***

Nüfus Cinsiyet: Bayan
Konum Nerden: hüzün bahçesinden
Giriş Kayit tarihi 10 Ocak 2008, 12:40:56
Toplam İleti Mesaj Sayısı: 50

Karma: +11/-0
İrtibat

Ynt: Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?)

     Osmanlı Devleti'nin son yıllarında, siyasi birliğin korunması, ayrılıkçı hareketlerin önlenmesive yabancı ülkelerin Ortadoğu'daki istihbarat ve gerilla faaliyetlerine karşı koymak amacı ile kurulan ''Teşkilat-ı Mahsusa'' ilk Türk gizli servisimizdir.
    I. Dünya Savaşı'nın getirdiği yıkım sonucu dağılmasından sonra yerine ''Karakol Örgütü'' kurulmıştur.
    Istanbul'un işgali ile faaliyetine son verilen bu örgütten sonra ise yerine ''Müdafaal Milliyet Grubu'' kurulmuştur.(Mim Mim Grubu)
  Bundan sonra ise Ankara Hükümeti adına istihbarat toplamak amacı ile kurulan ilk Milli kuruluş  ''Askeri Polis Teşkilatı''dır.Bu kuruluşun devamı ise ''Tetkik Heyeti Amirlikleri'' dir.
     Daha yakınlara gelince ise Genel Kurmay Başkanlığımıza bağlı olarak çalışan ''MAH'' kurulmuştur ve bunun yerinide bu günkü kuruluşumuz olan ''MİT'' ALMIŞTIR.
   Benim bildiklerim bu kadar sayın İlteriş ....saygı ile 
Logged
« Yanıtla #3 : 06 Şubat 2008, 20:48:32 »
Üye Bilgileri İlteriş
Kağan
*****

Nüfus Cinsiyet: Bay
Konum Nerden: T.C Toprakları
Giriş Kayit tarihi 16 Nisan 2007, 22:31:24
Toplam İleti Mesaj Sayısı: 1.905
Tarih değil, hatalar tekerrür eder.


Karma: +264/-0
İrtibat
WWW

Ynt: Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?)

              İlk Türk gizli servisimizin ''Teşkilat-ı Mahsusa'' olduğu doğru. Lakin cümle içersine "modern anlamda" kelimerlini eklemekte fayda var. Zira binlerce yıllık ve onlarca devletlik tarihimizde "istihbarat çalışmaları"nın daha önce başlamış olması gerekmekte.

              İlk Türk istihbarat teşkilatının II. Göktürk Devleti döneminde 680 yılında Tonyukuk'un emriyle kurulan "Börü Budun" olduğuna dair bir bilgi dolaşıyor internette. Yazıların bir kısmını okuduğunda biraz kurgu gibi geldi bana ama işin içinde Tonyukuk olması "neden olmasın?" sorusunu aklıma getirdi. Hatta bu örgütün hala devam ettiği yazılmış pek çok sitede. (BSD'nin isim babası Selçuk Bey'in ve onun babası Dokak'ın bu örgüte üye olduğu bile söylenmekte.)
             
              Orta Asya'da kullandığımız Türkçe'ye baktığımızda Çaşıt-çaşut kelimesinin Çinli casus manasında kullanıldığını görmekteyiz. Orhun Kitabelerinde ise bu kelimenin yerini "körüg" kelimesi (haberci) almaktadır. (1) Dede Korkut Hikayeleri'nde ise casus ve casusluk kelimeleri defalarca geçmektedir. (2) (Bu arada söylemeden geçemeyeceğim Divan-ı Lügat'it Türk'te çaşıt kelimesi geçmemekte. Körüg ise "körügse" biçiminde yer almaktadır. -Körügse: Görmek veya kavuşmak istemek -)(3)

              Bu başlık altında Çinli çasıtlardan bahsetmeye gerek yok ama hepimiz Chang- Chien'i biliriz. (Bir ara Lise 1 tarih kitabında da adı geçerdi. Bilmiyorum hala var mı?) Bir de özel nefretimden dolayı buraya yazmam gereken Tisien Kien'i belirtmeliyim. (Üniversite 1. sınıftan hayal meyal adını hatırlıyorum Çinli Prensesin)

              Kök Türk kitabelerinde de Kök Türklerin diğer Türk kavimlerinden olan Türgişler, Kırgızlar ve Dokuz-Oğuzlar arasındaki mücadelelerinde
körügler(haberci)in oynadığı rol bilinmektedir. Nitekim Kök Türk kağanı İlteriş'in Dokuz-Oğuzlar ile ilgili haberleri habercileri vasıtasıyla öğrendiği Kök
Türk kitabelerinde yazılıdır. Aynı şekilde Türgiş kağanının Ötüken'e asker göndereceği, Kırgızlar üzerinden seferden gelen Kök Türkler'in habercilerinin
kendilerine ilettikleri rapor doğrultusunda öğrenilmişti.

               Selametle.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(1)"Körüg sabı antag: 'Tokuz-Oğuz üze kagan olutıtir.' " bkz. Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtlan, TTK yay. Ankara 1986, s. 110
(2)Orhan Şaik Gökyay, Dedem Korkutun Kitabı, MEB yay. İstanbul 1973, s. 14, 17,32,40,57,61,118,119,122,125,129,134
(3) Bkz. Divan-ı Lugat-it Türk, c. III, TTK yay. Ankara 1986, s. 334
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Ölmek yenilmek değil yüceltmektir şanını
« Yanıtla #4 : 06 Şubat 2008, 22:18:30 »
Üye Bilgileri telleyay
Buyruk
***

Nüfus Cinsiyet: Bayan
Konum Nerden: hüzün bahçesinden
Giriş Kayit tarihi 10 Ocak 2008, 12:40:56
Toplam İleti Mesaj Sayısı: 50

Karma: +11/-0
İrtibat

Ynt: Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?)

       Sayın İlteriş elbette eklenmesi gerekmektedir ,ancak ben Osmanlı'nın yanına (sanki medeniyetten uzakmış gibi) ''modern'' kelimesini koymayı yakıştıramadığımdan böyle bir durum gelişmiştir.Zira Türk Tarihi'nin her anını ben ''modern'' kabul edenlerdenim...Saygı ile.... gülümse

İLTERİŞ: Konuya giriş yapmak için öyle bir cümle kullandım hocam yanlış anlaşılmasın.  gülümse  adamım


TELLEYAY: Yanlış anlaşılmış bir durum yoktur efendim..Saygı ile..


Logged
« Yanıtla #5 : 08 Şubat 2008, 21:10:34 »
Üye Bilgileri İlteriş
Kağan
*****

Nüfus Cinsiyet: Bay
Konum Nerden: T.C Toprakları
Giriş Kayit tarihi 16 Nisan 2007, 22:31:24
Toplam İleti Mesaj Sayısı: 1.905
Tarih değil, hatalar tekerrür eder.


Karma: +264/-0
İrtibat
WWW

Ynt: Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?)

               9. Yüzyıldan itibaren İslmaiyeti kabul etmeye başlayan Türkler, BSD döneminde İslamiyetinde koruyuculuğunu üstlendiler. Bu kadar büyük ve etnik açıdan karışık bir coğrfayaya hakim olmak bir istihbarat teşkilatını zorunlu kılmakta idi.

               Özellikle Alparslan döneminde devletin sınırları Muaveraünnehir'den Akdeniz'e kadar genişlemişti. Tabi Nizam'ül-Mülk gibi bir vezirin varlığı BSD için büyük avantaj idi. Nizam'ül-Mülk BSD sultanının "Sahib-i Berid" olması gerektiğine inanıyordu.

               Burada konuya bir mola verip "Sahib-i Berid" kavramını açıklamakta fayda var. Sözlüğe bakarsak Sahib-i Berid "Divan-ı Berid" in başkanı, Divan-ı Berid'e bakarsak haberleşme işlerinden sorumlu divan (posta) olarak karşımıza çıkar ama iş bu kadar basit değildir. Emevileri hatırlarsanız şaibeli bir şekilde halifeliği ele geçirmişler, Kerbela Faciası'na sebep olmuşlar ve dönemleri boyunca Arap milliyetçiliği yapmışlardı. Bu durum ise Emevilerin düşman potansiyelini arttırmıştı. (Mevali deyip aşağıladıkları biz Türkler dahil.) Bunun farkında olan Emeviler Muhafız ve Berid teşkilatlarını kurmuşlardı. Muhafız teşkilatının ne maksatla kurulduğu belli ama bizim işimiz "Berid" ile. Demek ki berid teşkilatı alalade bir posta teşkilatı değildir. Asıl kuruluş amacı Emevi coğrafyasında bulunan her yerden bilgi toplamak (özellikle Emevi aleyhine olanları) ve bu bilgileri "Sahib-i Berid"e dolayısı ile Emevi Halifesi'ne ulaştırmaktı.

                Sahib-i Berid in yani Divan-ı Berid teşkilatı başkanının bizzat halife tarafından atanması ve sadece halifeye karşı sorumlu olması kurumun önemini sadece bir haberleşme örgütü olmadığının göstergesidir.

                Biz konuya dönelim ve Nizam'ül-Mülk'ün "Siyasetname"sinde neler yazdığına bir göz atalım. Bilge Vezir kitabında Selçuklu Sultanı'nın ülkesi için de uzak veya yakın fark etmeden asker ve halkının durumundan haber olması gerektiğini söylemektedir. Devamında ise "O böyle yapmazsa ayıp olur gaflet, tembellik ve zulüme hamlederler ve memlekette olup biten fesadı ve zulmü biliyor ve ya bilmiyor. Eğer biliyor da meselenin çaresine bakmıyorsa
tıpkı onlar gibi zalimdir ve zulme rıza göstermiştir ve eğer bilmiyorsa gaflete düşürülmüştür. Tembel ve cahildir. Bu her iki hususta iyi değildir. Mutlaka haberci(Sahib-i berid)ye ihtiyacı vardır." der.

                Nizam'ül-Mülk Siyasetname'sinde istihbaratçıların güvenilir kişiler arasından bizzat sultan tarafından seçilmesi, maaşlarının bizzat sultan tarafından ödemesi gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca edinilen bilgiler sadece sultana bildirilecek ve bu şartlar altında doğru bilgiler edinilecek ve istihbaratçıların ihanet etmesi engellenecektir. Hatta Bilge Vezir baş yapıtında habercilerin ülke içinde ayakkabı satıcısı, seyyah ve tüccar kılığında gezmeleri gerektiğini söylemiştir. Böylece etrafta şüphe çekilmeyecek isyana niyetlenen veya halka zulmeden ikta sahipleri ve memurlar önceden öğrenilecek ve tedbir alınacaktır. Aynı durum komşu ülkelerde görev yapacak olan haberciler içinde geçerlidir. Böylece hangi ülkenin ne zaman BSD'ye saldıracağı husunda sağlık bilgi edinilebilecektir.

                Nizam'ül Mülk bu fikirlerini Alparslan döneminde uygulamaya koyamamıştır. Çünkü Alparslan habercilerin düşmanlar tarafından satın alınabileceğine inandığından karşı çıkmıştır.

                Ama Melikşah döneminde çok güçlü bir istihbarat teşkilatının varlığı bilinmektedir.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Nizamülmülk, Siyasetname, (haz. M.Altay Köymen), Kültür Bak. Yay. Ankara 1990, s.80-81, 94

                NOT: Nizam'ül Mülk istihbarat teşkilatının kurulması için Ömer Hayyam'ı çağırır. O da Hasan Sabbah'ı tavsiye eder. (Bu yazdıklarımın doğruluğundan emin değilim. Amin Maalouf'un Semerkant'ından aklımda kalmış olabilir  ups

               
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Ölmek yenilmek değil yüceltmektir şanını
« Yanıtla #6 : 09 Şubat 2008, 17:20:58 »
Üye Bilgileri İlteriş
Kağan
*****

Nüfus Cinsiyet: Bay
Konum Nerden: T.C Toprakları
Giriş Kayit tarihi 16 Nisan 2007, 22:31:24
Toplam İleti Mesaj Sayısı: 1.905
Tarih değil, hatalar tekerrür eder.


Karma: +264/-0
İrtibat
WWW

Ynt: Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?)

Üstteki yazımla aynı paralellikte bir makale

A-İstihbarat Teşkilatının Devlet Teşkilatındaki Yeri:

              Selçuklu merkez teşkilatında yürütme organı olan Büyük Divan en önemli devlet organıdır. Vezir-i azamın başkanlığında devlet işleri bu organ tarafından hükümdar adına yürütülürdü. Bu divan, bugünkü bakanlıklara tekabül eden divanlardan meydana gelirdi. Her divanın başında Sahib-i Divanadını taşıyan bir bakan vardır. Bütün bu divan üyeleri bir araya geldikleri zaman Büyük Divanı oluşturmaktadırlar. Selçuklular idare teşkilatını büyük ölçüde Samani ve Gaznelilerden almıştır. Ancak daha önceki devletlerde merkez teşkilatında önemli bir yere sahip olan bazı divanların Selçuklularda büyük divana dahil olmadığı görülmektedir. Bunlar arasında en önemlilerinden biri de posta divanı olup, nazır veya reisine Sahib-i Berid denilmektedir. Büyük divan üyesi olmamakla beraber bu divana çok önem verildiğini görüyoruz. Zira Sahib-i Berid'in tayini bizzat hükümdar tarafından yapılmaktadır. Yine bu makama tayin edilen kişilerin ekonomik ihtiyaçlarının azami ölçüde karşılandığı ve kafi derecede maaş verildiği bilinmektedir. Ancak Selçuklu sultanları arasında sadece Sultan Alparslan'ın devletin posta ve istihbarat işlerine bakan Divan-ı Beride çok önem vermemesi, özellikle istihbarat kısmını büsbütün kaldırması o dönem devlet adamlarınca tenkit edilir. Bununla birlikte Selçuklu devlet teşkilatının da bazı birimlerinin dışında daha önceki geleneği devam ettirdiği görülmektedir.

              Samaniler devrine ait olduğu tahmin edilen bir eserde (Zafername) istihbarat teşkilatı başkanı  Sahib-i Berid in vasıfları şöyle sıralanmaktadır:

              a-Davaları dinleyip, hükmetmekle mükellef olduğu için bütün Şeri meselelere vakıf, zahid, müttaki, alim ve salih olması,
              b- Her işi yeterince araştırması,
              c- Doğru sözlü olması, d- İyi huylu olması,
              e- Herkesin iyiliğini isteyen bir yapıda olması,
              f- Olayları arz ederken etraflı düşünmesi, yani ani karar vermemesi gereklidir.

              Sultan Alp Arslan zamanında Nizamül-Mülk'ün bütün ısrar ve telkinlerine rağmen İstihbarat teşkilatına önem verilmediği, hatta kaldırıldığı görülmektedir. Tarihi kaynakların müşterek ifadelerine göre casusluk ve casuslardan nefret eden Sultan Alp Arslan bu divanın istihbarat kısmını kaldırmıştır. Bir kaynakta bu konuda şunlar yazılıdır: ..Alp Arslan Muhammed bin Davut tahta çıktı, Nizamü'l-Mülk haberciler nasb etmek hususunu , Alp Arslan a arz etti, Alp Arslan şöyle cevap verdi: habercinin bize lüzumu yoktur, dünyanın her kıtasında (şehrinde) dostlarımızda, düşmanlarımızda bulunur. Haberci bize bir haber getirdiği zaman kendinin bir garezi varsa, dostu düşman, düşmanı dost suretinde gösterebilir. İstihbarat teşkilatı hakkındaki kanaatini bu şekilde ifade eden sultan teşkilatı kaldırmıştır. Aslında Sultan günümüzde de üzerinde durulan çok önemli bir meseleye parmak basmıştır. İstihbaratın sınırı, yani İstihbarat hukukunu işaret etmiştir. O günün şartlarında bugünkü manada bir istihbarat hukuku kavramı ve belirlenmiş uluslararası normlara dair belgeler elimizde bulunmamaktadır. Ancak Sultan Alp Arslan'ın vezirine söylediği sözlerden nereye kadar, nasıl, ne şekilde istihbarat yapılacak ve bilgiler ne amaçla, niçin, ne şekilde kullanılacaktır meselesine önem verdiğini anlamaktayız. İstihbarat elemanlarının yetkilerini istismar edeceği noktasından meseleye yaklaşmaktadır. Aslında bu endişesinde haksız da değildir. Selçuklu öncesi devletlerde de örneğine çok rastlanan bu istismar konusunda titizlenmesinde bir devlet başkanı olarak haklıdır. Ancak ortaya koyduğu çözüm şeklini doğru kabul etmek mümkün değildir. Yetkili bir devlet başkanı olarak istihbaratçıların görevlerini kötüye kullanmalarını önleyecek tedbirler alabilecek durumdadır. Daha çok konuya ahlaki açıdan yanaşmakta ve tecrübeli vezir Nizamü'l-Mülkün tekliflerini reddetmektedir. Halbuki istihbarat teşkilatı, teşkilat içi kontrolü yapmakta ve elemanları başka istihbaratçılarla takibe almaktadır. Dolayısıyla Sultanın endişeleri teşkilat tarafından da dikkate alınmaktadır. Selçuklu Devletinde istihbarat teşkilatının en zayıf olduğu dönem hemen, hemen Sultan Alp Arslan zamanıdır denilebilir. Büyük bir devlet adamı olduğunda şüphe olamayan Sultanın, istihbarat teşkilatı konusunda gösterdiği bu zafiyet kısa zamanda çeşitli olumsuzluklarla kendini gösterecektir. Mesela Batıniler Selçuklu İmparatorluğu içinde gizli faaliyetlerde bulunurlarken birden bire kuvvetli bir şekilde ortaya çıkacaklardır. Daha sonra Nizamü'l-Mülk'ü faaliyetlerine engel olduğu için de öldüreceklerdir. Teşkilatın kaldırılmasının aslında bir hata olduğu kısa süre sonra görülecektir. O devrin tarihçileri bu durumun ortaya çıkmasını Berid (istihbarat) teşkilatının kaldırılmasına bağlamaktadırlar.

              Günümüzde o dönem ile ilgili çalışan araştırmacılar arasında Sultan Alparslan dan sonra teşkilatın yeniden canlandırılıp canlandırılmadığı konusunda görüş ayrılıkları vardır. İbrahim Kafesoğlu, Sultan Alparslan tarafından kaldırılan  Berid teşkilatının Nizamü'l-Mülkün bütün ısrarlarına rağmen Melikşah devrinde yeniden kurulduğuna dair de kati deliller yoktur diye yazmaktadır. Ancak Fuad Köprülü bu kanaatte değildir. Köprülü .. bu kadar kuvvetli ve geniş bir imparatorluk idaresinde, merkezi idare ile vilayetler ve büyük sultan arasında süratle muhabereyi temin edecek resmi posta teşkilatının ve her türlü istihbarat vasıtalarının bulunmamasına asla ihtimal verilemez demekte ve Melikşah, Sultan Sancar zamanından bazı örneklerle düşüncesini pekiştirmektedir. Mehmet Altay Köymen de Kafesoğlu nun aksi kanaattedir. Köymen ,mamafih, Melikşah zamanında istihbarat ve devlet posta teşkilatının tekrar faaliyete geçtiği anlaşılıyor diyerek bazı örneklerde vermektedir. O da Köprülü gibi düşünmektedir. Gerçekten de her ne kadar Sultan Alp Arslan casusluk ve casuslardan hoşlanmadığı için teşkilatı kaldırmışsa da, bu durum daha sonraki dönemlerde hiçbir suretle resmi posta teşkilatının ve menzil tertibatının bozulduğunu göstermez.

B-İstihbarat Teşkilatı, Kaynakları ve Usulleri :

              Eskiden beri kervancılar vasıtasıyla elde edilen haberlerin Selçuklular zamanında bizzat devlet eli ile yürütüldüğü görülmektedir. Divan-ı Berid'in vilayetlerde Sahib-i Haber denilen memurları vardı. Memleketin her tarafından haber getirmek üzere Peykler yani piyade Sailer istihdam edilirdi. Peyklerin Nakip ismi verilen tımar sahibi amirleri vardı.

              Raporlar derviş veya satıcı kılığındaki Sailerle gönderilirdi. Gizliliğe son derece riayet edilirdi. İstihbarat elemanının yakalanması halinde raporların düşman eline geçmesini önlemek için bir takım usullere baş vurulmaktadır. Bilgiler bazen bir mum içine veya bir asa arasına yerleştirilmek suretiyle gizlenmektedir.

              Haberler değişik usullerle gerekli yerlere ulaştırılırdı. Bu iş için at, güvercin, bilhassa Suriye ve Irak taraflarında deve gibi hayvanlar kullanılırdı.

              İstihbarat teşkilatında görevli kişilere Münhi de denilirdi. İstihbaratın en önemli unsurlarından olan güvenilir haberleşmenin düzenli ve hızlı yapılabilmesi için yollar üzerinde karakollar ve daimi kontrolü gerektiren yerlerde kontroller için ribatlar kurulurdu. Nizamü l-Mülke göre büyük yolların mühim noktalarında ribatlar yapmak hükümdarların başlıca vazifelerindendir. Stratejik mevkilerde kurulan ve haberleşmede önemli rol oynayacak olan bu ribatlar aynı zamanda askeri amaçlı olarak ta kullanılmaktadır. Ordunun herhangi bir seferde yiyecek sıkıntısı çekmemesi ve ihtiyaçlarından dolayı halka eziyet etmemesi için menziller çevresindeki arazinin devletleştirilmesi uygun görülmektedir. Böylece elde edilen mahsul ribatlarda ve çevresindeki köylerdeki ambarlarda saklanmalıdır. Düşmanın durumu ile alakalı bilgi toplamada başka unsurlardan da yararlanılmaktadır. Ateş kuleleri ve davul çalmak bunlar arasındadır. Düşman hücumu karşısında ateş kuleleri ile uzaklara haber verildiği gibi, civardaki ahaliye de davullarla tehlike işareti veriliyordu. Bundan sonra herkes ribatlarda toplanıyor, müdafaa için hazırlıklar yapılıyordu.

              İşlek yollar üzerinde kurulan bu merkezlere elli fersah mesafedeki yerlerden haber toplamak üzere belli ücret mukabili peykler tayin edilirdi. Böylece günlük olarak ülkenin her tarafından haber sağlanmış olurdu. Teşkilat gizli ve açık istihbarat ile bilhassa meşgul olmaktadır.

C- İstihbarat Elemanlarının Vasıfları ve Görevleri:

              Nizamü'l-Mülk devlet için istihbaratın yapılmasını ve bu amaçla eleman görevlendirilmesini istemektedir. Ona göre bu iş çok nazik ve çok üstün bir iştir. İstihbarat haklarında şüphe bulunmayan kimselerin eline, diline ve kalemine bırakılmalıdır. Zira memleketin salaha kavuşması ve fesada uğraması onlara bağlıdır. İstihbarat işlerini yapacak elemanların gelişi güzel seçilmeyip, birtakım ahlaki faziletlere sahip olmaları gerektiği o devrin eserlerinde belirtilmektedir. Ancak teşkilat elemanlarının suiistimallerine karşı tedbirler alınmasını da tavsiye etmektedirler. Bunun önüne geçmek için istihbarat elemanlarının da başka elemanlar aracılığı ile kontrollerinin gerekliliği şarttır. Bütün bu tedbirlere rağmen bazı istihbarat elemanlarının kendi maddi menfaatlerini temin etmekten başka bir şey düşünmedikleri anlaşılmaktadır. Başka yollardan gönderilen hususi mektuplarla herhangi bir olayın çarpıtılması, saklanması mümkün olmadığı halde bu tip memurların zaman, zaman merkezi yalan haberlerle oyalamaya çalıştıkları görülmektedir.

              İstihbarat elemanlarının görevlerini yaparken şüphe çekmemek için hangi iş, sanat, meslek erbabı olarak hareket ederek gizliliği sağlayacakları da belirtilmektedir. İstihbaratçılar tüccar, seyyah, sufi, derviş, satıcı, eczacı, elçi vs. kılığında ülkenin çeşitli yerlerine giderek olan biteni hükümdara bildireceklerdir.

              İstihbarat teşkilatı ve elemanlarının oldukça geniş görevleri vardır. İç istihbarat görevi, kaynaklardan anlaşıldığı kadarıyla bu teşkilata yüklenmiş durumdadır. Ülkenin her tarafındaki kumandanların, valilerin, kadılar ve maliye memurlarının hal ve hareketlerini takip etmektedirler. Yine bu görevlilerin hükümdara karşı besledikleri niyetlerini tetkik ederek en kısa zamanda merkeze bildirmektedirler. Resmi teftiş vazifelerinden başka sultanın hususi casusluğu görevini de ifa etmektedirler. Melikşah ve Nizamül - mülk'ün hususi casuslar kullandıkları bilinmektedir. Mesela Sultan Melikşah'a oğlu Davud'un ölümü esnasında içki ve eğlence tertipleyen İbn Behmenyar'ı , Sahib-i Berid bildirmiştir. Yine Sultan Sancar'ın Edib Sabir'i casusluk amacı ile Harezm e yolladığı ve onun gönderdiği bir resim sayesinde aleyhinde hazırlanan bir suikasttan kurtulduğu bilinmektedir.

              Sultanın istihbarat teşkilatı mensuplarını resmi görevleri dışında hususi maksatları için kullandığını yukarıda belirtmiştik. Ayrıca özel istihbarat için başkalarını da görevlendirdiğini görüyoruz. Özellikle saray çevresindeki devlet adamlarını, bilhassa vezirin hal ve harekatını kontrol için bir takım insanları kullandığı bilinmektedir. Bunlar arasında saray hizmetkarlarının, gözdelerin ve şarkıcıların istihbarat toplamak gayesiyle görevlendirildiklerinde hiç şüphe yoktur.

              İdari, mali büyük yolsuzluklar yapanlarla, kötü niyet besleyen askeri ve idari amirler, istihbarat memurlarının durumlarını merkeze bildirmelerini önlemek istemektedirler. Çeşitli usullerle istihbaratçıları kandırmaya çalışmaktadırlar. Bir kısım valilerin istihbarat elemanlarının raporlarını kontrol etmek istedikleri, hatta raporları kendi istekleri doğrultusunda yazdırmak istedikleri görülmektedir. İstihbarat teşkilatı bu tarz olaylarla karşılaşıldığında ne yapacağını gayet iyi tespit etmiştir. Mahalli idarecilerle arayı açmamak için onların istekleri doğrultusunda raporlarını göndermektedirler. Ancak hemen aynı hadise ile ilgili asıl gizli raporlarını yine emirlerindeki gizli adamları aracılığı ile merkeze gönderirlerdi. Onun için böyle durumlarda merkezi idare veya hükümdar ile memur arasında evvelce kararlaştırılmış özel bir işaret yoksa gelen rapora itimat edilmezdi. Hatta gelen rapor istihbarat elemanının el yazısı ile yazılmış ve mührü ile mühürlenmiş olsa bile buna güvenilmezdi. Seyyar satıcı veya serseri bir derviş kılığında merkeze ulaşan asıl elemanın getirdiği rapora göre hareket edilirdi. Bağımsızlık sevdasına düşen ve isyan etmek isteyen valiler, derhal istihbarat elemanının vazifesine son verir ve merkezle olan resmi irtibatı kesme yoluna giderdi. Ortaçağ Türk-İslam devletlerinde görülen bu uygulamaların ve görülen noksanlıkların aynı devlet teşkilatını hemen, hemen devam ettiren Büyük Selçuklularda da görüldüğünü söyleyebiliriz.

D- Askeri, Stratejik ve Dış İstihbarat :

              Nizamü'l-Mülk dış istihbarat ile askeri ve stratejik istihbarat görevini elçilere yüklemektedir. O hükümdarların birbirlerine elçi göndermelerinden maksadın, sadece haber ulaştırmak veya mektup göndermekten ibaret olmadığını belirtmektedir. Elçiler görünen resmi görevlerinin dışında bir çok gizli vazifeleri yerine getirmekle mükelleftirler. Onlar ülke için önemli olan stratejik ve askeri istihbarat yapmak durumundadırlar. Bunun için yolların, boğazların, suların, otlakların durumunun nasıl olduğunu tespit edeceklerdir. Yani ordunun herhangi bir sefer esnasında yollar ve boğazlardan kolaylıkla geçip geçemeyeceği; o günün şartlarında ordu için stratejik bir madde olan otun nerelerde bulunup, bulunmadığı gibi hususlarda istihbarat yapacaklardır. Yine asker sayısının tespiti, alet ve teçhizatın miktar ve mükemmelliğini de istihbar edeceklerdir. Hedef ülkenin yönetimi ve yöneticileri ile memurları hakkında bilgi toplayacaklardır. Günümüzde de istihbaratçıların çok önem verdikleri biyografik istihbarat yapılarak, kim oldukları, karakterleri, şahsiyetleri hakkında sağlam bilgiler elde edeceklerdir. Ortaçağda ülke yönetiminde ve komşular arası ilişkilerde hemen, hemen tek ve mutlak belirleyici olan hükümdarın her bakımdan tahlili yapılacaktır. Kişilik tahlili bunların başında gelmektedir. Hükümdarın sofrasının, meclisinin, sarayının, oturuş ve kalkışının nasıl olduğu dikkatle gözlenecektir. Huy ve tabiatı, bahşiş verişi, çalışması, çehresi ve işi hakkında bilgi toplanacaktır. Halkı ve ülkesi ile ilişkileri incelenecektir. Bu meyanda, zalim mi, adil mi; ülkesi mamur mu, harap mı; ordusu kendisinden hoşnut mu, değil mi, halk zengin mi, fakir mi araştırılacaktır. Yine hasis mi, cömert mi, devlet işlerinde uyanık mı, gafil mi, dindar mı, doğru(dürüst)mu, yoksa aksi mi, sevdiği sevmediği şeyler nelerdir öğrenilecektir. Hükümdarın ve yanındaki devlet adamlarının tahlili de önem arz etmektedir. Bu bakımdan elçiler, hükümdarın kabiliyetli bir veziri , iş bilir, tecrübeli komutanları ; zarif ve liyakatli nedimleri var mı, yok mu tetkik edeceklerdir. Hükümdarın kişiliğinin önemli bir göstergesi sayılan himmet ve şefkati, ciddiyeti, açık, saçık boş sözlere, gulamlara veya kadınlara rağbet edip, etmediği de elçilerin öğrenmeye çalıştıkları hususlardır. Nizamü'l-Mülk elçilerin tespit ettiği bu bilgilerin ne maksatla kullanılacağını da açıklamaktadır. Hedef ülke ve hükümdarı hakkında elde edilen bu bilgiler, o hükümdarın ele geçirilmesi veya ona karşı alınacak tavırlarda belirleyici rol oynayacaktır. Yani şahsiyeti, açık ve noksan tarafları, ülkesinin ve yöneticilerinin durumu bilindiği için ona karşı gerekli tedbirleri almakta güçlük çekilmeyecektir. Bu yüzden Selçuklu döneminde elçilere karşı çok dikkatli davranılmakta ve açık verilmemeye azami gayret gösterilmektedir.Semerkand hükümdarı elçisi, satranç oynadıktan sonra kazandığı bir yüzüğü sağ elinin parmaklarına taktığı için Nizamü'l-mülk'ün rafizi olduğu kanaatine varmıştır. Bu kanaatini de hükümdarı Şemsul mülk e Selçukluların bir zafiyeti olarak anlatmıştır. Nizamü'l-mülk hem Semerkandlıların Selçuklular hakkındaki düşüncelerini öğrenmek; hem de Sultan Alp Arslan'ın karşı tarafa gönderdiği elçisini takip etmek için özel olarak gönderdiği elçisi (ajanı) Danişmend Eşter'den bu bilgileri alınca çok korkmuştur. Zira elçinin anlattıklarını Sultan Alp Arslan duyarsa kendisini öldürteceğinden endişe etmiştir. Bu haberin sultan tarafından duyulmaması için çok paralar harcamıştır. Bu amaçla 30.000 dinar kadar bir parayı ihsan olarak, hilat ve hatta maaş olarak karşı tarafa vermiştir. Bu olayda dikkati çeken bir başka husus vezirin, sultanın elçisini dolayısıyla sultanı kontrol altında tutmak istemesidir. Vezirin Sultana getirilecek bilgilerin tamamından haberdar olmak ve sultan karşısında karşı taraf hakkında eksik bilgi sahibi olarak zor duruma düşmemek istediği açıktır.

              İnsanlığın varlığından beri istihbarat ve istihbarat teşkilatı vardır. Eski çağlarda basit bir şekilde de olsa başlayan istihbarat kurumu gelişerek devam etmiştir. İslam dan evvelki Türk devletlerinde casusluk ve istihbarat ile ilgili kavramlardan onlarda da bu müessesenin bulunduğu anlaşılmaktadır. Selçuklular hemen, hemen bütün müesseselerinde olduğu gibi istihbarat teşkilatında da kendilerinden önceki Türk-İslam devletlerini örnek almışlardır. Ancak istihbarat kurumu bazı hükümdarlar zamanında diğer devlet kurumlarının aksine görmesi gereken itibarı daha az görmüştür. Burada dikkat çeken bir husus ta şudur. Vezir Nizamü'l-Mülk ve diğer devlet adamlarının bu kuruma önem vermelerine karşılık, özellikle Sultan Alparslan bütün ikaz ve isteklere rağmen istihbarat teşkilatı ve elemanlarına pek, hatta hiç sıcak bakmamıştır. Posta ve istihbarat görevi yapan Berid teşkilatının istihbarat kısmını ihmal etmiştir. Ahlaki ve hukuki gerekçelerle bu teşkilata karşı çıkan Sultanın endişelerinde haklı olduğu bir gerçektir. Zaten günümüzde de istihbaratın sınırı-özellikle iç istihbaratta- meselesi istihbarat hukuku kavramını doğurmuştur. Uluslar arası bir mesele haline gelmiştir. Özellikle iç istihbarat konusu istismara açık ve toplumsal sonuçları bakımından da önemlidir. Sınırlarının iyi tespit edilmesi ve çok iyi araştırmalardan sonra karar verilmesi gereken bir konudur. Zaten sultan da bilhassa bu husus üzerinde durmakta ve istihbaratçıların verecekleri bilgilerin ..dostu düşman, düşmanı dost suretinde gösterebileceğini vurgulamaktadır. Bu insan hakları ve istihbarat hukuku bakımından çok önemli, isabetli ve günümüze ışık tutacak nitelikte bir düşüncedir. Ancak bu sakıncaları ortadan kaldıracak uygulama, teşkilatı ihmal etmek veya ortadan kaldırmak olmamalıydı. Daha önceki Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi teşkilat içi kontrol mekanizmalarını kuvvetlendirecek tedbirler alınmalıydı. Bu dönem istihbarat teşkilatı ile alakalı fazla ve net bilgiler yok gibidir. Ancak istihbaratsız devlet olamayacağını gösteren bir çok olay ve uygulama da söz konusudur. Zaten Sultan Alparslan'ın bu tavrının bir devlet politikası haline gelmediğini de görüyoruz. Melikşah ve sonraki hükümdarlar zamanında Berid teşkilatının istihbarat kısmının yeniden faaliyete geçirildiği yukarıda da yazıldığı gibi çok açıktır. Bir çok yıkıcı ve bölücü faaliyetin tehlike sınırına gelmeden önlendiği dikkate alınırsa teşkilatın canlandırıldığı ve iyi bir şekilde çalıştığını söylemek mümükündür.

Kaynak:

Dr. Hamit Pehlivanlı,Kırıkkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Ölmek yenilmek değil yüceltmektir şanını
« Yanıtla #7 : 13 Şubat 2008, 22:48:30 »
Üye Bilgileri İlteriş
Kağan
*****

Nüfus Cinsiyet: Bay
Konum Nerden: T.C Toprakları
Giriş Kayit tarihi 16 Nisan 2007, 22:31:24
Toplam İleti Mesaj Sayısı: 1.905
Tarih değil, hatalar tekerrür eder.


Karma: +264/-0
İrtibat
WWW

Ynt: Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?)

             Bundan önceki yazılarımda konuyu yavaş yavaş Osmanlı'ya kadar getirdim. (Kendi çapımda  Undecided )
             
             Geldik benim tıkandığım çokta fazla bilgi sahibi olmadığım (olamadığım) konuya. Osmanlı'da istihbarat.

             Pek çok yerde Osmanlı'nın ilk döneminde "Voynuk" teşkilatının bir istihbarat teşkilatı gibi kullanıldığı yazmakta. Oysa bu teşkilatı biz daha çok "at bakıcıları" olarak bilmekteyiz. Bir istihbarat teşkilatı olarakta kullanılmış olabilir.

             Ama benim arkadaşlardan bilgi almak istediğim konu ise şu. MARTOLOS

             Osmanlı Devleti'nde MARTOLOS adlı istihbarat teşkilatının varlığından bahsedilmekte. Her ne kadar ben ulaşamasamda Polis okullarında istihbarat derslerinde böyle bir örgütten bahsedildiğini kulaktan duyma hatırlıyorum. Konu hakkında bilgi sahibi olan arkadaşlar paylaşırlarsa çok sevinirim.
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Ölmek yenilmek değil yüceltmektir şanını
« Yanıtla #8 : 11 Mart 2008, 23:55:11 »
Üye Bilgileri YuSuFiSL@M
Er kişi
*
Nüfus Cinsiyet: Bay
Konum Nerden: İstanbul/Edirne
Giriş Kayit tarihi 24 Şubat 2008, 02:53:14
Toplam İleti Mesaj Sayısı: 17

Karma: +0/-0
İrtibat

Ynt: Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?)

II Abdülhamid'in haber alma örgütünü unutmamak lazım. Muazzam işler başarmış belkide tarihimizin en başarılı istihbarat örgütüdür. Teşkilat-ı mahsusa ise muhtemelen II. Abdülhamid'in hafiyye'sini örnek alınarak kurulmuş bir teşkilat olmalıdır.
Logged
« Yanıtla #9 : 06 Haziran 2008, 18:14:47 »
Üye Bilgileri Raltar
Yabgu
****

Nüfus Cinsiyet: Bay
Konum Nerden: adana
Giriş Kayit tarihi 22 Ağustos 2007, 13:39:06
Toplam İleti Mesaj Sayısı: 442

Karma: +74/-0
İrtibat

Ynt: Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?)

Osmanlı Devletinde İstihbarat Yöntemleri: Osmanlı öncesi Türk tarihine bakıldığında gerek dış devletlere karşı dış istihbarat öntemlerini gerekse ülke içerisinde kendi muhalifleri veya asayişi bozmak amacıyla yapılan eylemlere karşı iç istihbarat yöntemlerine devlet hayatının her döneminde yoğun bir biçimde başvurulduğu görülüyor. Osmanlı Devleti'nin Klasik Dönemine bakıldığında da kendinden önceki Türk devletlerinde olduğu gibi bu tür istihbarat faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Osmanlı Devletinde istihbarat bilgileri; 1- Gönüllü casusluk, 2- Ulufeli (ücretli) casusluk, 3- Dil Alma
yöntemi, 4- Tüccar ve Gezginlerden gelen haberler olmak üzere başlıca dört unsura dayanmaktaydı.

1- Gönüllü Casusluk: Devletin, İstihbarat faaliyetlerinden biri olan Gönüllü casusluk uygulamasını özellikle kuruluş döneminde yoğun bir şekilde kullanıldığı görülür. Gönüllü casuslar, devletin kuruluşu sırasında henüz devlet kurumlarının tam olarak oluşmadığı ve kurumsallaşmanın tamamlanmadığı dönemde, özellikle dış istihbarat alanında, beyliğin mensupları arasından yeni fethedilecek yerlerdeki düşmanlar hakkında bilgi toplamak ve bu bilgileri hızlı bir şekilde merkeze ulaştırmakta önemli işlevler yürütmekteydiler. Gönüllü olarak yapılan bu görev karşılığında şüphesiz hükümdar tarafından çeşitli hediyelerle ödüllendiriliyorlardı. Daha ilk olarak Orhan Beyin oğlu Şehzade Süleyman, Rumeli'ye geçmek için alınan dil'e, verdiği bilgiler karşılığında, bol ihsanlarda bulunduğunu biliyoruz. Şüphesiz Osmanlı kaynaklarında casuslar ile ilgili bilgilerin bulunması istihbarat mantığı açısından uygun değildir. Bu bakımdan bu gibi durumlar kaynaklara fazlası ile yansımamıştır. Ancak yine de birkaç yerde bazı tımar ve terakkilerin casusluk sebebi ile verildiği kayıtlıdır.
Diğer taraftan kuruluşu 1376-77 yıllarına kadar inen ve Rumeli'de fethedilen bölgelerde gayrimüslim halktan oluşturulan Voynuk Teşkilatı'nın görevleri arasında casusluğun bulunduğu ve bunların görevleri karşılığında vergilerden bağışlandıkları H. 952/M.1545 tarihli Kanun-ı Öşür ve Haraç ve Sair Rusum ve Bac-ı Reaya-ı Liva-ı Pojega Kanunnamesinde açıkça belirtilir. Kuruluş tarihi tam olarak bilinmeyen ama genelde XV. yüzyılda oluşturulduğu kabul edilen Martolos teşkilatı elemanları da casus olarak kullanılmıştı. Bugün Voynukların ve Martolosların aslında bir casusluk teşkilatı olduğu yönünde fikirler vardır. Özellikle Martolosların, Osmanlı Devletine karşı istihbarat faaliyetlerini artıran Papalık ve Venediklilere karşılık Avrupa' da, özellikle İtalya ve Avusturya'da, görev yapan bir casusluk teşkilatı olduğu yönündeki görüş kabul edilemez. Her iki teşkilatta Osmanlının Rumeli'ye geçişi ile birlikte burada yeterli Türk nüfusunun bulunmamasından dolayı gerekli askeri gücü sağlamak amacıyla gayrimüslimlerden oluşturulan askeri birliklerdi. Bu askeri birlikler balkanlardaki sınır ve kale muhafızlığının yanında bölgenin inzibatından sorumlu idiler. Ancak gayrimüslim olmaları, birden fazla yabancı dil bilmeleri, diğer gayrimüslim topluluklar arasında rahatça hareket edebilmelerini ve coğrafyayı çok iyi tanımalarından dolayı sınır bölgelerinde haber toplama işlerini de üstlenmeleri gayet doğaldır. Bu özelliklerinden dolayı bu teşkilatların bir istihbarat teşkilatı gibi değerlendirilmesi tarihi bir yanılgıdır. Ancak bunun böyle algılanması Aşıkpaşazade'de geçen, II Murat'ın Doğan
isimli casusunun aynı zamanda Martolos olması ve biraz öncede ifade edildiği gibi bazı Voynuk ve Martolosların casusluk faaliyetinde bulunmalarının genelleştirilmesinden kaynaklanıyor olmalıdır.

2- Ulufeli (ücretli) Casusluk: Ulufeli (ücretli) casusluk yöntemi ise devlet tarafından kendilerine maaş ödenerek görev yapan resmi casuslardır. Bu uygulama özellikle XVI. Yüzyılda devlet sistematiğinin yerleştiği süreçte uygulanan bir yöntemdi. İlk defa ücretli casuslardan bahseden Osmanlı kaynağı Tarih-i Selanik'dir. Bu kaynakta, H.973 Şaban/M.1565 Mart tarihinde ikinci vezir Pertev Paşa'nın, Göle kalesini fethe gittiğinde kale kafiri askerinin beş bin kişilik olduğunu ve Hırvat asıllı Karaçi 'nin bu kaleye zahire, barut ve asker yardımında bulunduğunu ulufeli casus vasıtasıyla öğrendiği kayıtlıdır.
Anlaşıldığı gibi XVI. yüzyılda artık Osmanlı devleti maaş karşılığı casuslardan faydalanmakta ve istihbarat teşkilatının sistematiğini ortaya koymaya başlamaktadır. Böylece Osmanlı istihbarat tarihinde bir dönüm gerçekleşmiş olmakta, devlet sadece gönüllülerden değil aynı zamanda mesleği ve görevi haber toplamak ve ulaştırmak olan ama henüz kurumsallaşmasını tamamlamamış bulunan bir teşkilatlanmanın adımlarını atmış bulunmaktadır.

3- Dil Alma Yöntemİ: Dil alma yöntemi, daha önceki dönem ve devletlerde de uygulanan, düşman hakkında bilgi almak açısından yapılan akınlarda düşman tarafından alınan esirler ve bunlardan elde edilen bilgilere verilen addır. Osmanlı Arşivindeki Mühimme Defterlerinde bu konuda pek çok kayıt bulunmaktadır. Bu kayıtlardan anlaşıldığına göre, Osmanlı akıncılar için, savaşlarda dil almak ekonomik ve hiyerarşik açıdan önemli bir fırsattı. Nitekim, getirdiği dil yararlı olduğu için Kürt Mahmut'un zeametine terakki verilmesi için Van Beylerbeyine gönderilen emir, Seferde Turhan Beye dil almakta yardım eden İskender'in zeametine yapılan terakki, Kemhis kalesi savaşında dil almakta faydası dokunan Olti Alay Beyi Hüseyin'in zeametinin arttırılması için gönderilen hüküm, Hısnıkeyf sancağı beyi Ferhad Bey'in seferde dil almakta gösterdiği faydadan dolayı tımarının arttırılması için Diyarbekir Beylerbeyine gönderilen emir, Alvonya sancağı Tımar mutasarrıfı Dora oğlu Divane Kasım'ın Elbasan Beyi Tarhan Bey ile dil almakta birlikte olduğundan dolayı tımarının arttırılması için Rumeli Beylerbeyine gönderilen hüküm, Kütahya'nın Lazkiye nahiyesi tımar mutasarrıflarından Paşa oğlu Mustafa'nın Kocaeli Beyi Ferruh Bey ile dil almak hizmetinde bulunmasından dolayı tımarına yapılan terakkiler, örnek olarak verilebilir. Ayrıca hiç tımarı olmayan fakat dil almakta yarar olan kişilere de tımar verildiği olmuştu. Mirza Ali ile dil almak hizmetinde bulunduğu için Ali bin Pir Kulu'ya tımar tevcihi yapılması için Erzurum Beylerbeyine emir gönderilmişti. Dil almak görevinde başarılı olanların çocuklarına da tımar tevcihi yapıldığı görülür. Kocaeli Beyi Ferruh Bey ile dil alan Yusuf'un tımarı oğlu Ali'ye tevcih için Anadolu Beylerbeyine hüküm gönderilmişti. Ayrıca dil almakta iken yaralanarak hayatını kaybeden Latif' den boşalan tımarın da oğlu Kasım' a verilmesi için Zulkadriye Beylerbeyine gönderilen hükümden öğreniyoruz. Bu bilgilerden anlaşıldığına göre dil almak bir devlet görevi sayılmış bunun karşılığında hem ekonomik açıdan hem de itibar bakımından saygınlık kazanılmış olunmaktaydı. Hatta Koçi Bey XVII. yüzyılda kaleme aldığı eserinde Osmanlı Klasik Döneminde bu işe verilen öneme atıfta bulunarak "Ve erbiib-ı tımardan yararlığı zihir olmayana ve sefer-i humayunda baş ve dil getirmeyene terakki olunmazdı" hükmünü vermektedir.

Dil almak için görevlendirilenlerin sayıları bakımından Arşiv kayıtlarındaki bilgiler farklılık göstermektedir. 10 Ramazan 961/9 Ağustos 1554 Perşembe tarihli iki ayrı hükümde 13 ve 43 kişi, 19 Ramazan 961/17 Ağustos 1554 Perşembe tarihli iki ayrı hükümde 211 ve 52 kişi, 25 Şevval 961/23 Eylül 1554 Pazar tarihli bir hükümde de 26 kişinin dil almakta yararlılık gösterdikleri için ödüllendirilmiş oldukları kayıtlıdır. Ancak Macaristan sınırında dil almakla görevlendirilenlerin 10 yada 12 kişilik guruplardan oluşan birlikler olduğu Macar kaynaklarında kayıtlıdır.

Osmanlılardan haber almak üzere gelen ve dil almak isteyen yabancılarda vardı ki, bunlara engel olanlarda ayrıca tımar ve terakkilerle ödüllendiriliyorlardı. Tata ve Yanık kalelerinden dil almak amacıyla gelen düşman ile savaşan ve dil alınmasına engel Budun Beylerbeyi Buygun Paşa bu savaşta kendisi ile birlikte hareket eden kişilerin isimlerini, deftere yazarak Divan'a göndermiş, bunun üzerine bu kişilere tımarlar tevcih edilerek ve terakkiler verilerek ödüllendirildiği bildirilmişti.

4- Tüccar ve Gezginler: Klasik Dönem Osmanlı tarihine bakıldığında gerek Osmanlı vatandaşı gerekse yabancı ülkenin vatandaşları olup da Osmanlı lehine casusluk yapanlarda vardı. Bu tüccar ve gezginlerin hemen her ülkeye gitmelerinde bir sakınca bulunmuyor istenilen ülkelerde sahip oldukları statükoları gereği her yere gidebiliyorlar ve gerekli bilgileri alabiliyorlardı. Bu durumlarından dolayı sahip oldukları bu bilgiler hemen hemen bütün devlet adamlarını cezbediyor, devlet adamları bu bilgileri öğrenebilmek amacıyla her yolu deniyorlardı.

Osmanlı Devletinin dış istihbarat alanında daha ilk dönemden itibaren yoğun bir bilgi akışı sağlanmasını hedeflemişti. Rumeli'ye geçiş ve Balkanlarda ilerleyiş sırasında düşman ile ilgili istihbarat faaliyetleri çok önem kazandı. Bu açıdan Osmanlı hemen her fırsatta dış istihbarat elde etmek için her türlü yolu denedi. Bu amaçla serhattaki beylerine özel emirler göndererek bu konuda özel çaba harcamalarını emrediyordu. Tarih-i Selanik'de bu bilgi açık bir şekilde yer almaktadır. "Her canibi sedd idüp Memalik-i Mahruse-i Osmaniyi a'da-i din ü devletten hıfz u hırasette dakika fevt itmeyüb ale't-teali Asıtane-i saadet tarafında ahbardan hali olmayasuz" diyerek uyarmış hatta bunun ne kadar uygulandığını kontrol etmek için casuslar bile görevlendirilmişti. Hatta Hüsrev Paşa özellikle bu iş ile görevlendirilmişti. Nitekim Osmanlı'nın sınır bölgelerinde, özellikle Eflak ve Erdel bölgesindeki hareketlerin hemen tamamı casuslar vasıtasıyla öğrenilen bilgiler doğrultusunda yönetiliyor ve gerekli tedbirler alınıyordu. XVII. yüzyıl'da, Hazerfen Hüseyin Efendi kaleme aldığı eserinde bu durumu hükümdarın kanunları arasında göstererek "muttasıl serhadler ahvali tecessüs olunup, yoklamak ve doğru casuslar kullanup, düşman in fikrinden agah olmakdır" demektedir. Osmanlı Devleti ile ilgili kaynaklardan olan Hırzu'l-Mülük'de ise hükümdarın tayin ettiği beylerini huzuruna çağırıp haksızlık yapmamasını, adaletli olmasını aksi taktirde casuslarından kendisine haber gelebileceğini tehditvari bir şekilde uyardığı kayıtlıdır. Bu amaç doğrultusunda hareket etmek zorunda olan Osmanlı beyleri ve beylerbeylerinden ikisinin bu konu ile ilgili iki mektubu Topkapı Sarayı arşivinde mevcuttur. Budin Beylerbeyi elde edilen dil'in verdiği haberleri merkeze ulaştırmıştı.  Diğer mektup ise Soltu (Szolnoki) Sancağı Beyi Hasan Beyin gönderdiği mektuptur. Bu mektupta da Hasan Beyin casusunun getirdiği haberler İstanbul' a gönderilmiştir .

Elde edilen bilgilerin merkeze ulaştırılması için de Osmanlı ulaşım sisteminden faydalanılmaktaydı. Osmanlı ulaşım sistemi, düşmanın durumunu öğrenmek için ele geçirilen dil' den elde edilen bilgileri ulaştıran ulaklar için her zaman beygirlerinin ücretsiz olarak kullanılmasına fırsat vermekteydi. Sadece dillerden elde edilen bilgileri değil diğer casusların getirdiği bilgilerin ulaşmasında da Osmanlı ulaşım sisteminden yararlanılıyordu.

c. Osmanlı Devletinde İstihbarat Faaliyetleri: Yukarıda çizilen genel çerçeve içerisinde Osmanlı devletinde casusların kullanılması ile ilgili olaylara bakılacak olunursa, casusların ilk defa Osman Bey zamanında kullanıldığının kaynaklarda kayıtlı olduğu görülür. Osman Bey Bilecik'in fethini bu tür bir yol ile gerçekleşmişti. Bilecik tekfurunun düğününü kale dışında yapmasını isteyen Osman Bey, tekfurun bu isteği kabul etmesi ile, mallarını emanete bırakmak bahanesiyle adamlarını keçelere sararak kaleye sokmuş ve Bilecik kalesini fethetmişti. Osman Beyin İnegöl'ü ateşe vermek için hareket ettiğinde, düşman içerisindeki Araton adlı casusu düşmanın Ermeni Beli denilen yerde pusu kurduğunu haber vermiş bunun üzerine Osman Bey bunun üzerine pusuya karşı tedbirli hareket etmişti. Osman Bey, İznik'i fet hetmek için yaptığı akınlar sırasında da casuslar kullanmış ve yöre halkı bu durumu İstanbul tekfuruna haber vermişti. Bunun üzerine Tekfur gemilerle Yalak Ovasına çıkmak üzere asker gönderdi. Ancak Tekfurun bu hareketi Osman Beyin casusu tarafından haber alınıp Osman Beye bildirilince düşmanın çıkacağı noktada gerekli tedbirler alınarak pusu kuruldu. Yapılan savaşta kafirlerin ya öldüler yada İstanbul'a geri döndüler.

Orhan Bey de babası Osman Bey gibi casuslar kullanmaktan geri kalmazdı. İbn Kemal, Orhan Beyin bu konuda çok hassas davrandığını, düşmanlarının arasında devamlı bir casusunun bulunduğunu, dolayısıyla düşmanın yaptığı her hareketten haberinin olduğunu, savaş yapmak istediklerinde bu haber önceden Orhan Beye ulaştığı için düşman henüz harekete geçmeden Orhan Beyin üzerlerine yürüdüğünü uzun uzun anlatmaktadır. Orhan Beyin İznik'i fethetmek için harekete geçtiğinde tıpkı babası Osman Bey zamanında olduğu gibi İstanbul tekfuru Yalak Ovasına çıkmak ve İznik'i korumak üzere asker gönderdi. Bu haberi casusu vasıtasıyla öğrenen Orhan Bey Şehzade Süleyman paşayı askerinin başına serdar tayin ederek düşman üzerine gönderildi. Ayrıca Orhan Bey birkaç casusunu düşmanın Yalak Ovasına gelip ne yaptığını öğrenmek görevlendirdi.

Yukarıdaki yazı Haldun EROĞLU'nun "Klasik Dönemde Osmanlı Devleti'nin İstihbarat Satratejileri" adlı araştırmasından alınmıştır.Araştırmanın tamamı aşağıdaki linktedir.

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Logged

Başlıgıg yükündürtümüz,tizligig sökürtümüz,/ Başlıya başeğdirdik,dizliye diz çötürdük.
« Yanıtla #10 : 01 Kasım 2008, 10:53:04 »
Üye Bilgileri junuorRAL
Tigin
***

Nüfus Cinsiyet: Bay
Konum Nerden: ADANA
Giriş Kayit tarihi 28 Eylül 2008, 10:02:15
Toplam İleti Mesaj Sayısı: 16

Karma: +1/-0
İrtibat

Ynt: Türk İstihbarat Tarihi (Sen Ne Biliyorsun?)

 :)Hocam iyi bi araştırma olmuş. Birkaç bilgide ben paylaşmak isterim bıyık:
           Altta yazanları kısaca özetlemek isterim Osmanlı da her padişah zamnındakı orgutler özellikleri işlevleri hangi padişah ne yapmş,önemli işler için kurulan önemli teşkilatlar:
           Konu uzun olduğu için okumaya başlamadan bir not: Bilerek uzun konu ve cok sayıda başlık aldım ki isteyen istediği bölümü okusun umarım faydalı olmuşumdur. :(("SAYGILAR............................................. gülümse Sıkışık ama okumaktan zevk alacağınıza eminim keyif
        
1. XIV.-XVI. Yüzyıllar (1301-1599):

a. Osman Gazi ve Orhan Bey, Murad Hüdâvendigâr, II. Murad, Fatih Sultan Mehmed:

301’de, Osman Bey’in (?- 1324) liderliğinde Bizans’a karşı kazanılan Koyun-Hisar (Bapheus) Savaşı ile büyük bir zafer kazanan Türkler, Anadolu’nun kuzey batısında kurulmuş olan beyliklerini kısa zamanda genişletip, beylikten devlete geçecekler, Asya, Avrupa ve Afrika’da yeni topraklar fethederek cihânşümûl Osmanlı İmparatorluğu’nu kuracaklardır. Osmanlılarda istihbarat ve espiyonaj (ajanlık) faaliyetleri, uç beyliğinin kuruluşu döneminde
(1298-1301) başlamıştır. Bu faaliyetlerden, günümüzdeki modern anlamda belirli bir merkezden idare edilen faaliyetler anlaşılmamalıdır.

Osmanlı Beyliği’nin kurucusu Osman Gazi, çevresindeki Bizans tekfurlarına karşı istihbarat ve espiyonaj faaliyeti yürütmüştür. Onun, İnegöl tekfuruna karşı giriştiği hareket esnasında ve oğlu Orhan Bey (1324-1362) zamanında Konur kalesinin fethi münasebeti ile Martolos adı verilen ajanların ve habercilerin kullanıldığı bilinmektedir.

Murad Hüdâvendigâr’da (1362-1389), Balkanlardaki fetihleri sırasında, Venedik tüccarları vasıtası ile Avrupa kamuoyunu yoklamakta, krallar ve onların siyasetleri ile muhtemel Haçlı tehlikeleri hakkında haberler almaktaydı.

- OSMANLILARDA İSTİHBARAT (XIV.-XX. YÜZYILLAR) Erdal İLTER* Dr., Tarihçi-Yazar.
‘Bu makale, kaynaklara dayal› olarak genifl flekilde haz›rlanan ve kitap olarak basılacak olan ‘Türk İstihbarat Tarihi’ adlı çalışmamın belirli bir bölümünün dipnotsuz özetidir (E.İ.).

Avrasya Dosyası, İstihbarat Özel, Yaz 2002, Cilt: 8, Sayı: 2, ss. 233-254. 234 ERDAL İLTER / OSMANLILARDA İSTİHBARAT (XIV.-XX. YÜZYILLAR)


1402’de Yıldırım Bayezid (1389-1402) ile Timur arasında cereyan eden Ankara Savaşı’nda darbe yiyen Osmanlılar kısa zamanda toparlanarak yurt için de ve dışında istihbarat faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Yurt dışı faaliyetler genellikle, başta Bizans olmak üzere Macaristan, Sırp Krallığı ve Venedik Cumhuriyeti ile Papalığa karşı Hıristiyan Martolos ve Voynuk kullanılarak yapılmış, Anadolu birliğini sağlamak için beyliklere, özellikle Karamanoğulları’na karşı dil (esir) alıp, durumu öğrenmek için ajanlar kullanılmıştır.

Türkçe “dil” tabiri, diğer anlamları yanında, düşmandan bilgi almak üzere tutulan esirler hakkında kullanılan bir tabirdir. Osmanlı kaynaklarında
geçen “dil almak, dil getirmek” gibi tâbirlerde “dil”, “esir” anlamında kullanılmaktadır. Akıncılara da bu “diller” kılavuzluk yaparlardı. “Diller” in bir kısmı Tımarlı Sipahîler tarafından yakalanırdı ve “dil” getirmeyen Sipahînin yükselmesi mümkün değildi.

Böylece, Osmanlılar merkezî sisteme yönelen iç ve dış tehditlerden mümkün olduğu kadar ayrıntılı bir şekilde haberdar olmaya çalışıyorlardı. II. Kosova Savaşı (1448) arifesinde, Osmanlı Sultanı II. Murad (1421-1444; 1446-1451), Doğan adlı bir Martolostan düşmanın durumu hakkında bilgi edinmesini istemiştir. Fatih Sultan Mehmed’in (1444-1446; l451-1481), sarayına davet ettiği İtalyan sanatkârlardan da zaman zaman ülkeleri hakkında istihbarat amacıyla yararlandığı bilinmektedir.

1461’de Rimini’den, Mateo di Pasti bir tavsiye mektubu ile “de re Militari” adlı kitabı Fatih’e takdim etmek üzere yola çıkmış, ancak vapuru Girit’te Kandiye’ye geldiğinde yakalanıp casusluk suçu ile hapse atılmıştır. Fatih Mehmed’in İtalya’da sahip olduğu haber alma ağı, çeşitli İtalyan devletlerinin en yüksek çevrelerine kadar nüfuz etmek imkânı bulmuştur. Fatih, İstanbul’a yerleşmiş Türk tüccarlarından da faydalanmakta idi. Başkalarının elde edemeyecekleri haber ve bilgileri toplayacak durumda olan tüccarlar her zaman iyi karşılanan kişiler olmuşlardır.

b. Martolos Teşkilâtı:

Martolos teşkilâtı, XV-XIX. yüzyıllar arasında Balkanlarda faaliyette bulunan, genel olarak gayr-i Müslim topluluklardan meydana gelen bir Osmanlı askerî teşkilâtı idi. Bu teşkilâtın ilk zamanlardaki durumu bilinmemektedir. Martolosların, Osmanlıların kuruluş döneminde ajan ve haberci olarak kullanıldıkları anlaşılmaktadır. Fatih Sultan Mehmed ve AVRASYA DOSYASI 235

Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) dönemlerinde Martolosların önemi çok artmıştır. Bunlar genellikle hudut, kale askeri ve akıncı sayılmaktadırlar. Fatih devrinde Macaristan’a yapılan akınlardan birinde, gerçekte Müslüman, fakat görünüşte Hıristiyan, 40 Martolos haberci olarak kullanılmıştır. Kanuni döneminde Batıya yapılan seferlerde Martoloslardan geniş ölçüde yararlanılmış ve daha çok haber alma işlerinde görevlendirilmişlerdir. Martolosların
görevlerinden biri de, Osmanlılar ile savaşmayı göze alan devletin halkı arasına karışarak, onlara Osmanlıların gücünü ve üstünlüğünü anlatarak morallerini bozmak ve genel güvenliği sarsmaktı. Martolos teşkilâtı, bunların çok ileri giden taşkınlıkları sebebi ile III. Ahmed (1703-1730) tarafından lâğvedilmiş, fakat sınırlı bir şekilde de olsa XIX. yüzyıla kadar devam etmiştir.

c. Voynuk Teşkilâtı:

Voynuk teşkilâtı ise, I. Murad Hüdâvendigâr zamanında, Rumeli Beylerbeyi Timurtaş Paşa tarafından kurulmuştur. Voynuklar, Türk fethinden önce Balkanlarda yaşayan toplumların içinde küçük asilzâde sınıfını oluşturmaktaydılar. 1545 tarihli bir kanunnâmede Voynukların, uç bölgelerine gidip ajanlık yaptıkları ve düşmanın durumu hakkında bilgi topladıkları bildirilmekte ve buna karşılık bütün vergilerden muaf oldukları belirtilmektedir. Voynuklar, tımar tasarrufunda bulunmaları yasak olmakla birlikte, ender de olsa tımar sahibi olmuşlardır. Voynuk teşkilâtı, Sultan II Süleyman’ın (1687-1691) saltanatının sonlarında 1691 yılında ilga olunmuş, fakat 1693 yılında yeniden ihdas edilmiş ve 1878 yılına kadar devam etmiştir. Bazı Voynuklara tımar tevcih edilmiş olması, Osmanlıların istihbarat ve espiyonaj konuları üzerindeki hassasiyetlerini göstermesi bakımından dikkate şayandır.

ç. II. Bayezid ve Cem Sultan:

Osmanlılar, imparatorluğun yükseliş döneminde, özellikle yurt dışı istihbarat faaliyetlerinde sıkıntı çekmemişlerdir. XVI. yüzyılın ortalarından itibaren, İstanbul’da daimi elçilikler kurarak istihbaratı kurumlaştıran Batılı devletlerde, Osmanlıların daimi elçi bulundurmamış olmaları bir eksiklik olarak gösterilirse de, onlar çok iyi haber Osmanlılar, imparatorluğun yükseliş döneminde, özellikle yurt dışı istihbarat faaliyetlerinde sıkıntı çekmemişlerdir.
236 ERDAL İLTER / OSMANLILARDA İSTİHBARAT (XIV.-XX. YÜZYILLAR)

Haber toplayan espiyonaj elemanları yanında, yabancı elçiler marifeti ile de değerli bilgiler toplamışlardır. Ayrıca, Venedik, Milano, Floransa, Raguza
ve Sırbistan zaman zaman Osmanlılara güvenilir haberler yetiştirmekte yararlı olmuşlardır.

Osmanlıların Anadolu’da ve Avrupa’da güçlenip genişlemeleri, Batıda biri Papalık, diğeri krallıklar tarafından yürütülen iki büyük istihbarat teşkilâtının gelişmesine yol açmıştır. Papa, bir taraftan Avrupa devletlerini Osmanlılara karşı birleşmeye çağırırken, diğer taraftan ajanlar aracılığı ile bütün kiliseleri ve kralları Türklere karşı kışkırtıyordu. Bu amaçla, İstanbul’da bulunan Ortodoks Kilisesi ile Vatikan arasında gizli haberleşmeler yapılıyordu. XV. yüzyılda espiyonaj faaliyetlerinin en büyüklerinden birine, Fatih Sultan Mehmed’in oğlu Cem Sultan sebep olmuştur. Fatih’in ölümünden (1481) sonra tahta geçme konusunda II. Bayezid (1481-1512) ile Cem arasında geçen taht kavgaları, Cem’in Roma’ya gidişi ve Papanın eline düşmesi, Roma, Venedik ve İstanbul arasında yıllarca süren espiyonaj (ajanlık) ve çıkar oyunlarına yol açmıştır.

Cem Sultan’ın İstanbul ile ilişkilerinin kesilmediği bilinmektedir. Nitekim, Cem’in kurtarılması için kıyafet değiştirerek İstanbul’a gelen Cem’in nişancısı Sa’di, Roma’ya döneceği sırada öldürülmüştür. Bu arada II. Bayezid de, Avrupa’da olup bitenleri daha yakından öğrenmek için Kapıcıbaşı Mustafa Bey’i Roma’ya göndermişti. Diğer taraftan, Türklere karşı duyduğu hisler hiç de dostça olmamakla beraber, menfaatına uygun hareket etmeyen Hıristiyan krallarının tutumu karşısında, Papa VIII. lnnocent’in yerine geçen Papa VI. Aleksandr, Avrupa’nın Türkler hakkındaki düşüncelerini çeşitli yollarla II. Bayezid’e bildirmeye başlamıştı. Nicolo Simo adlı bir piskopos da, padişaha yazdığı bir mektupta, Hıristiyan krallarının yapmakta oldukları savaş hazırlıkları hakkında değerli bilgiler vermekte ve Fransa Kralının Osmanlı topraklarına saldırmak niyetinde olduğunu belirtmekte idi.

d. Yavuz Sultan Selim ve Pîrî Mehmed Paşa:

Osmanlı devletinde yurt içinde ve dışında istihbarat ve espiyonaj hizmetlerine en fazla önem veren Padişah Yavuz Sultan Selim (1512-1520) olmuştur. Fevkalâde şartlar içinde tahta çıkan Sultan Selim, imparatorluğu demir bir pençe ile tutmuş bir otokrattı. Bütün gücünü Doğu işleri üzerinde toplamak için Avrupa’daki komşuları ile özellikle Macaristan ile uzayıp giden barış müzakerelerine girişti. Safevî Hükümdarı Şah İsmail’e karşı sefere çıkmadan önce, onun Osmanlı devletini yıkmak için Anadolu’da faaliyet yürüten ajanlarını ve gandistlerini bertaraf ettirdi. Yavuz Selim döneminde kuvvetli bir istihbarat teşkilâtı kurulması fikri, Sadrazam Piri Mehmed Paşa (?-1532) tarafından ortaya atılmıştır. 0, istihbaratın bir devlet için son derece önemli olduğunu bilen bir devlet adamıydı. Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail ile mutlak surette hesaplaşmak azminde idi. Pîrî Mehmed Paşa’nın Yavuz Selim’e tavsiyesi, düşman hakkında haber toplayıp, alınan bilgiler doğrultusunda strateji belirlenmesi olmuştur. Böylece, düşmanın nerede gizlendiği ve ne yapmak niyetinde olduğu ajanlar vasıtasıyla öğrenilmiştir. Pîrî Mehmed Paşanın, Yavuz Selim’e verdiği fikirler doğrultusunda istihbarat teşkilâtı kurulmuş, düşmanın ordusu hakkında en ince ayrıntısına kadar bilgi toplanmıştır. Yavuz Selim’in ajanı Şeyim Ahmed’in, Şahın huzuruna çıkarak ona Yavuz’un kuvvetleri hakkında yanıltıcı bilgiler vermesi dikkate şayandır. Burada, Yavuz Selim’in düşmana karşı “Yanıltma Operasyonu” tatbik ettiğine şahit olunmaktadır.

Yurt dışında, bir yerin alınmasından önce, o topraklar hakkında istihbarat faaliyetinde bulunmak ve savaş sırasında düşmanın genel durumu hakkında haber almak için elemanların düşman tarafına gönderilmesine, Yavuz Selim zamanında, Pîrî Mehmed Paşanın sadrazamlığı sırasında başlanmıştır. Mesela, Saint-Jean şövalyelerinin idaresinde bulunan Rodos adasında bir Türk haber alma ağı (ajan şebekesi) kurulmuş, şövalyelerin itimadını kazanmak için din değiştirerek Hıristiyan olan bir Yahudi hekim bu örgütün başına getirilmiştir.

e. Kanuni Sultan Süleyman ve Sonrası:

Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520-1566) da Rodos şövalyeleri arasında ajanlarının bulunduğu bilinmektedir. Bunların en ünlüsü, Saint-Jean Teşkilâtı’nın en büyük reislerinden “Grand-Croix” pâyesini haiz Don Andrea d’Amaral adındaki şövalyedir. İşte, 1522 yılında Rodos adasının Osmanlılar tarafından kuşatılması günlerinde, Yahudi hekim ile Don Andrea d’Amaral, Türkler ile haberleşmeyi sürdürmüşler, adada olup bitenleri günü gününe rapor etmişlerdir. Yahudi hekim, bir taraftan diğer ajanlar ile teması temin ediyor, diğer taraftan da adanın müdafaa vaziyeti hakkındaki raporlarını oklara bağlayarak Türk ordusuna atıyordu; ancak 14 Eylül 1522 Pazar günü yine raporunu ok ile atarken yakalanarak öldürülmüştür. Don Andrea d’ Amaral da, aynı akıbete
uğramıştır. Türklere kalenin müdafaa plânlarını vermekle suçlanan Amaral, önce şövalyelikten atılmış, sonra da idam edilmiştir. Rodos adasında kurulan Osmanlı haber alma ağında esir Türk kadınlarının da görev yaptıkları görülmektedir. Bunlar da kuşatma sırasında, şehrin muhtelif yerlerinde yangınlar çıkarmışlardır. 238 ERDAL İLTER / OSMANLILARDA İSTİHBARAT (XIV.-XX. YÜZYILLAR)

Osmanlılar, Mukaddes Roma-Germen İmparatorluğu’na karşı Macaristan’a yaptıkları seferlerde düşman hakkında istihbarat yapmak için “kılavuz” da kullanıyorlardı; çünkü bunlar, geçitleri ve bataklıkların geçilecek yerlerini biliyorlardı. Bir Macar kaynağında, Türklerin ve Macarların kullandıkları kılavuzların dönme olduğundan bahsedilmektedir. O devrin ünlü kılavuzları arasında Palajtay Lörincz, Kürtössy Gergely ve Simon Peter’in adları sayılmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1566’da Zigetvar Seferi’ndeki kılavuzu, Macar uçlarında uzun zaman hizmet görmüş olan Balazshazy Marton adlı bir Sırptı. 1561’de uç bölgesinde bulunan Macar Komutan Ormanyi Jozsa, sarayına yazdığı bir mektupta, Hıristiyan köylülerin Osmanlılara yakınlık gösterdiklerini ve onlara ajanlık yaptıklarını bildirmektedir. Bu sebeple, Macaristan Kralı Ferdinand (1527-1564)’ın yeter sayıda ajanı olmadığı için Macar müşavirler krala durmadan, Türkler gibi fazla sayıda ajan bulundurmasını tavsiye ediyorlardı. Bu cümleden olarak, 1550 yılları başından itibaren Almanlar, Budin Beylerbeyleri’nin Alman İmparatoru ile Macarca mektuplaşmaları sağlayan Macar katiplerinden faydalanma yolunu seçmişlerdi. Budin Paşaları, bu kâtiplerin, duydukları haberleri gizlice Macarlara bildirdiklerinden habersizdiler. Macarlar bu kâtipleri hediyelere boğarlardı. Mesela, Eğri kalesinin piskoposu Verançiç, Rüstem Paşanın kâtibinin bir çalar cep saati hayal ettiğini duyduğu zaman, kendi saatini hediye olarak göndermişti. Bu kâtibin asıl adı Scherer Mark’tı, fakat Müslümanlığı kabul ederek, Hidayet adını almış, Rüstem Paşa’nın kızıyla evlenmiş ve sonraları Ağa rütbesini almıştı. Hidayet’in gizlice verdiği haberler, özellikle 1560 yılının kışında, Rüstem Paşa, Yeniçeri birliklerinin süratle ve dinlenmiş olarak hücum mahalline nakledilebilmeleri için, 90 araba yaptırdığı zaman değer kazandı. Hidayet Ağa, 1562’de bir çatışma sırasında esir düşüp serbest bırakılınca, Macarlara daha da minnettar kalmıştı. Daha sonraları XVI. yüzyılın ikinci çeyreğinde, Almanlar her yıl İstanbul’daki büyükelçiliklerine birkaç Avusturyalı ve İtalyan genç göndererek, onların Türkçeyi ve Türkçe okuyup yazmayı öğrenmelerini sağlamışlar ve bunların bir kısmını istihbarat faaliyetlerinde kullanmışlardır. 1591 yılında, Alman-Avusturya İmparatoru II. Rudolf’un (1576-1612), Osmanlılar ile barışı 8 yıl daha uzatmak ve yükümlü olduğu yıllık vergiyi ödemek üzere Viyana’dan Istanbul’a gönderdiği fevkalâde elçilik heyetinde bulunan Baron Wenceslaw Wratislaw, 1597 yılında Linz’de Latince olarak yayınlanan anılarında, İstanbul’daki Alman elçisinin gizli istihbarat çalışmalarında bulunduğunu belirterek, Elçi Von Kregwitz’in rüşvet karşılığında saraydan, yüksek rütbeli devlet
memurlarından bilgiler sızdırdığını ve bunları kendi imparatoruna ulaştırmaya çalıştığını, ordunun gücü, savaş plânları, ilk hedefler gibi devlet sırlarını elçiye ulaştıranların arasında Sultan III. Mehmed’in (1595-1603) annesi Safiye Sultanın da bulunduğunu, Sadrazam Sinan Paşanın ise kendisini sadaret makamına getiren Safiye Sultandan ve sarayı karşısına almaktan çekindiği için, ortaya çıkardığı Alman elçisinin gizli haber alma çalışmalarını örtbas ettiğini anlatmaktadır. 1626’dan sonra Almanlar, Budin, Belgrad, Sofya ve İstanbul’da birer diplomat istihbaratçı bulundurmaya başlamışlardır.

Osmanlıların Tata kalesinin zaptında ajanlardan faydalandığı bilinmektedir. Diğer devletlerde olduğu gibi, Osmanlıların da hulûl operasyonları
çerçevesinde, imparatorlukların toplantılarındaki müzakerelerden haber almak için oldukça yüksek seviyedeki kimseleri de istihbarat hizmetinde istihdam ettikleri görülmektedir. Osmanlılarda istihbarat elemanlarının uzun bin süre yurt dışındaki ülkelere gönderilmesine Yavuz Sultan Selim devrinde başlandığına yukarıda temas edilmişti. Buna dair bir örnek de, Sicilyalı Mehmed Ağa’nın faaliyetleri gösterilebilir. Kaptan-ı Derya Küçük Ali Paşanın adamlarından Sicilyalı Mehmed Ağa, Titus Moldariensis Clericus adı ile 40 yıla yakın Fransa kralının sarayında Osmanlı ajanı olarak görev yapmış, Avrupa devletleri ve özellikle o devrin en büyük rakip devleti Avusturya hakkında İstanbul’a muntazam bilgi göndermiştir. Kanunî ve oğlu II. Selim (1566-1574) devirlerinde, devlete istihbarat hizmetinde bulunan bir kişi de Yasef Nasi idi. Portekiz doğumlu olan ve ailesi engizisyonun baskısı sonucunda dininden dönerek Hıristiyanlığı kabul etmek zorunda bırakılmış olan Yasef Nasi, Osmanlı devleti hizmetine girmeden önce, para-banka işlemleri ve deniz ticaret şirketleri sayesinde büyük servet sahibi olmuştu. Avrupa’nın siyasi çevrelerinde sözü geçen bir kişiydi. 1554 yılında İstanbul’a yerleşen Yasef Nasi, tekrardan dinine dönerek Osmanlı devletinin hizmetine girdi. o, şirketleri ve Avrupa’da iken kurmuş olduğu ilişkiler sayesinde devlete, Avrupa ülkelerinin malî ve ekonomik durumları, yöneticilerinin zayıf ve güçlü tarafları, askerî örgütler ve savaş yöntemlerine ait bilgileri temin etmekte idi. Avrupa’nın hemen hemen her sarayında olup bitenleri kendisine rapor eden adamları vardı. Yasef Nasi’nin bu çalışmaları nedeniyle, Venedik elçisi onun yalnız Venedik için değil, bütün Hıristiyan dünyası için tehlikeli ve zararlı olduğunu rapor etmişti.

Kıbrıs Seferi’nden hemen önce Venedik tersanesinin barut deposunun 13 Eylül 1570 tarihinde havaya uçurulmasını Osmanlı İstihbarat Teşkilâtı’nın gerçekleştirdiği belirtilmektedir ki, bazı kaynaklar bunu Yasef Nasi’nin yaptırdığını öne sürmektedirler.

XVI. yüzyıl ikinci yarısının ünlü tarihçisi Gelibolulu Mustafa Âli de (1541-1600) 1587 yılında yazdığı ve Osmanlı Padişahı III. Mur