Kıbrıs sorununa “taksim” yoluyla bir çözüm bulunması konusunda gerek Türkiye, gerekse Kıbrıs Türktür Partisi lideri Dr. Fazıl Küçük birlikte hareket etmişlerdir. Kıbrıs sorununun çıkmaza girmesi ve Rum saldırılarının artması üzerine, 3 Mayıs 1957 tarihinde Bursa’da büyük bir miting yapılmış ve bu mitinge, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ile Başbakan Adnan Menderes de katılmıştır. Menderes bu mitingde yaptığı konuşmada; “Bizim yapabileceğimiz fedakârlığın son haddi, son merhalesi, Kıbrıs’ın taksiminden ibarettir...” diyerek, Ada’da uygulanacak başka bir çözüm şekline karşı çıkacaklarını vurgulamıştır.Menderes’in “taksim” konusunda bu denli ısrarlı davranmasının nedeni;
“İngiltere’nin, Türkiye’nin karşısında bir yola girerek, Yunanistan’ı tatmin edeceğim diye, Kıbrıs’ı Yunanistan’a vermeyeceğinden emin olması” idi.64 Menderes’in, İngiltere’nin öne sürdüğü self-goverment tezine sıcak bakmasının nedeni ise: bu yolun en azından ENOSIS’e giden yolu kapatmış olması idi. Menderes’e göre, kısa bir dönem için; self-goverment, ondan sonra da her iki toplumun kendi aralarında yapacakları bir plebisit uygulamasıydı. Bu plebisitin sonucuna göre; “Türkler’in çoğunluğu Türkiye’ye gelmeyi tercih ederlerse,” bunlar, doğal olarak Türk yönetiminde kalacaklardı. Aynı şekilde “Rumlar’ın çoğunluğu da Yunanistan’ı tercih ederlerse, Yunan yönetiminde kalabileceklerdi ki; bu çözüm yolu Menderes’e göre; Ada’nın taksiminden başka bir şey değildi”.65 Ancak Yunanistan’ın, self-determination yönteminde ısrar etmesi ve bu yoldaki uzlaşmaz tutumunu sürdürmesi Kıbrıs Türk toplumunda huzursuzluğun ve güvensizliğin artmasına neden olmuştur. Kıbrıs Türktür Partisi, 12 Ağustos 1957 tarihinde, 232 delegenin katılımı ile, Lefkoşe’de bir genel kurul toplayarak konuyu ele almış, bu kurulda, Kıbrıs sorununun tek çözüm yolunun “taksim olduğunu” oybirliğiyle kabul edilmiş ve bu sunucu da; Türkiye Başbakanı, ABD Başkanı, İngiltere Başbakanı ve Sömürgeler Bakanı ile BM ve NATO Genel Sekreterine bildirmiştir.
Türkiye’de ise, 1957 genel seçimleri öncesinde muhalefet, iktidarı, “Kıbrıs konusunda daha aktif bir politika izlememekle” suçlamıştır. Menderes bu suçlamalara seçim gezileri sırasında, 14 Ekim’de Rize’de yaptığı bir konuşmada verdiği yanıtta;
“Türkiye’nin güvenliği için, Kıbrıs Adası’nın sahillerimize bakan kısımlarını bayrağımız altına almak kararında bir değişiklik olmadığını...”67 söylemiştir. Bu açıklamadan da kolaylıkla anlaşılacağı gibi, D.P. iktidarı “taksim” konusunda kararlı görünmekte idi.
Demokrat Parti, 1957 seçimlerinden % 47.70 oy alarak ve 424 milletvekilliği kazanarak çıktı. Demokratlar son olarak katıldıkları bu seçimlerde, az da olsa oy kaybına uğradılar. Seçimler sonucunda, yeniden hükümeti kurmakla görevlendirilen Adnan Menderes, beşinci kabinesini kurduktan sonra, 4 Aralık 1957 tarihinde hükümet programını TBMM’ne sundu. Menderes bu programı sunarken yaptığı konuşmada Kıbrıs ile ilgili olarak şu görüşlere yer verecekti;
“Kıbrıs’ın taksimine razı olmak suretiyle yapabileceğimiz fedakârlığın hududuna varmış bulunuyoruz. Ada’daki Türk cemaatinin istikbal ve inkişafının korunması için aldığımız bu kararlı durumun muhafaza olunacağını bir kere daha teyit ederiz.”
Başbakan’ın bu konuşmasından da anlaşılacağı gibi, Demokrat Parti, bir ödün olarak gördüğü ve katlandığı “taksim” tezinde karar kılmışken, Yunanistan, 9 Aralık 1957 tarihinde, Kıbrıs sorununu yeniden BM’in gündemine alınmasını sağladı. Yunistan’ı; Suriye, Mısır, Yugoslavya, Sovyet Rusya ve Doğu Bloku devletleri desteklediler. Ancak Yunan tezi olan self-determination, BM Siyasi Komisyonu’nda; 33 lehte, 20 aleyhte ve 25 çekimser oy alabildi. Son kararı veren BM Genel Kurulu’nda ise; Yunan tezine; 31 olumlu, 23 olumsuz, 24 çekimser oy verildiğinden ve çoğunluk sağlanamadığından, Yunan tezi - self-determination- reddedilmiş oldu.
Kıbrıs sorunundan dolayı, NATO’da Türkiye ile Yunanistan arasında meydana gelen soğukluğu gidermek için harekete geçen NATO Genel Sekreteri Paul Spak, 1957 sonunda, Paris’te yapılan NATO toplantısında, Türkiye Başbakanı Adnan Menderes ile Yunanistan Başbakanı Kostantin Ka-ramanlis’i bir araya getirerek, üçlü bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda; İngiltere Dışişleri Bakanı Selwyn Lloyd da hazır bulundu ancak bu görüşmeden de olumlu bir sonuç alınamadı. Başbakan Menderes, bu toplantılar sırasında ABD Başkanı Eisenhower ile de bir görüşme yaptı.70 Kanımızca bu görüşme; Türkiye’nin “taksim” tezinden de ödün vermesinde etkili olmuştur.
Başbakan Menderes, bu toplantı dönüşünde, 26 Aralık 1957 tarihinde, yapılan D.P. Meclis Grubu toplantısında yaptığı konuşmada; Yunanistan’ın Ada’ya yasa dışı olarak asker, silah göndermesine ve Kıbrıs konusunu ikide birde uluslararası kuruluşlara götürmesine izin vermeyeceklerini açıklayarak; “Yunanistan bize fenalık yaparsa, biz daha fazlasını yapabilecek vaziyetteyiz...” diyerek,Türkiye’nin “taksim” tezinde ısrarlı olduğunu bir defa daha vurgulamıştır.
İngiltere’de ise, Kıbrıs konusunda iktidar ile muhalefet aynı görüşleri paylaşmıyorlardı. Muhalefetteki İşçi Partisi’nin, “taksim” tezine karşı çıkmasına rağmen, Sömürgeler Bakanı Lennox Boyd, 19 Aralık 1957 tarihinde Avam Kamarası’nda yaptığı bir konuşmada; İngiltere Hü-kümeti’nin, Radcliffe Raporu’ndaki anayasa tasarısını aynen kabul ettiğini belirttikten sonra, self-determination hakkının tatbiki için, çeşitli çözüm yolları arasına Ada’nın taksimi konusunun da konulması gerektiğini söyleyecekti.Buna karşın İngiltere’nin, temel görüşünün “taksim” olduğunu söylemek oldukça zordur. Çünkü İngiltere, Kıbrıs’ta öncelikle “muhtariyet (özerklik)” düşüncesine bağlanmış ve belli bir süre sonra, kesin çözüm yoluna gidildiği takdirde, “taksim”in de çözüm yollarından biri olabileceğini öngörmüştü.
Kıbrıs sorunu, 1958 yılında da Türkiye’nin en önemli dış sorunu olmaya devam etmiştir. Bu yılın başında, Kıbrıs Rum lideri Makarios’un, Türk hükümeti ile görüşmelerde bulunmak üzere Ankara’yı ziyaret etme isteği, Türk Dışişleri tarafından “umumî efkârın galeyan halinde bulunduğu” gerekçesiyle, reddedilmiştir. DP. Meclis Grubu’nun, 22 Mayıs 1958 tarihli toplantısında, Kıbrıs konusuna ağırlık verilmiş, bu konuda Gruba bilgi veren Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, İngiltere Dışişleri Bakanı ile Kopenhag’da yaptığı görüşmede; kendisine Türkiye’nin “taksim” politikası konusundaki görüşlerinde bir değişiklik olmadığını anlattığından söz ederek, Türkiye ile İngiltere arasındaki ikili ilişkilerde, Kıbrıs konusunun bir “mihenk taşı” olduğunu, İngiliz Bakan’a söylediğini ifade etmiştir. DP. Grubu’nda söz alan bazı milletvekilleri de, “Ada’nın ilhak ve işgal edilmesini...” savunmuşlardır. Başbakan Menderes ise, aynı toplantıda yaptığı konuşmada şunları söylemiştir;
“... İngiltere’ye karşı bizim kozumuz, kanaatimce Bağdat Paktı olmalıdır. Aslında bu Pakt, görünüşte gayet mühim bir Pakt’tır. Yani Rusya’ya karşı, islav kuvvetlerine karşı bizim, NATO’nun bir çemberinin bir halkasından ibarettir. Fakat öyle bir halkadır ki. bu halka maalesef bütün kuvvetiyle Türk Milleti’nin boynuna takılmış bulunmaktadır...”
Türk kamuoyu, 1958 yılında da Demokrat Parti Hükümeti’nin “taksim” politikasına destek vermiştir. Bu amaçla da; 8 Haziran 1958 tarihinde, İstanbul’da Bayezıt Meydan”ı’nda 200.000; Ankara’da ise; Anıtkabir çevresinde 150.000 kişinin katıldığı iki büyük miting düzenlenmiştir.Bu mitinglerin yapıldığı günlerde, Kıbrıs’ta da Rum terör eylemlerinin yeniden tırmanışa geçtiği anlaşılmaktadır. Bu gelişmeler üzerine Başbakan Menderes, 12 Haziran’da ABD Büyükelçisi ile bir görüşme yapmış ve Dışişleri Bakanı F.Rüştü Zorlu da, düzenlediği basın toplantısında; “Ada Türkleri’nin, Rum boyunduruğu altında yaşamak istemediklerini” savunarak Türkiye’nin Ada’ya “silahlı bir müdahalede bulunup bulunmayacağı” yolundaki soruları yanıtsız bırakmıştır. Zorlu bu açıklamasında; “taksim fikrini ilk defa teklif edenin Yunan Dışişleri Bakanı Averof olduğunu...” öne sürerek, İngiltere Sömürgeler Bakanı Lennox Boyd’un da, 1956 yılında Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında, bu öneriyi onayladığını söylemiştir.
Bu gelişmelerden sonra İngiltere, 13 Haziran 1958 tarihinde, Sömürgeler Bakanı Lennox Boyd’un mimarlığını yaptığı, Türk ve Rum toplumlarının eşit haklara sahip olmaları temel ilkesine dayanan bir self-determination plânı sunmuştur.80 Söz konusu bu plân, Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından, basına yansıtılmadan reddedilmiştir. Bu siyasi gelişmeler sürüp giderken, Kıbrıs’ta, 5 Rum’un öldürülmesinden sorumlu tutulan 17 Türk tutuklanmıştır.Bu gelişme üzerine; Adana, Hatay, İzmir ve Kayseri’de mitingler yapılmıştır. İzmir’de düzenlenen mitinge 300.000 kişi katılmış, bu mitinglerde “Ya Taksim, Ya Ölüm” şeklinde pankartlar taşınmış ve sloganlar atılmıştır.İzmir Mitingi’nin yarattığı gerginlik nedeniyle,
NATO’da görev yapan Yunanlı askeri ve sivil personel ülkelerine kaçmışlardır. Buna ek olarak Yunanistan, Balkan Paktı’nda görevli memurlarını da geri çekmiştir.Bu gerginlik üzerine, 16 haziran 1958 tarihinde toplanan T.B.M.M., Kıbrıs ile ilgili olarak bir bildiri yayımlamıştır. Bu bildiride; Türkiye’nin Kıbrıs konusunda” en son kabul ettiği çözüm şeklinin taksim olduğu” yolundaki görüşü bir defa daha dile getirilmiştir.85 Aynı gün, T.B.M.M. bu konuda gizli bir oturum yapmış ve bu oturumdaki görüşmelerde de, Hükümet’in görüşü, başta ana muhalefet partisi C.H.P. lideri İsmet İnönü olmak üzere, muhalefete mensup bütün milletvekilleri tarafından da oybirliğiyle, kabul edilmiştir.
Bu gelişmeler olurken D.P. Meclis Grubu da, 24 Haziran 1958 tarihinde, Kıbrıs sorununu yeniden görüşmeye açmıştır. Bu konuda Grub’a bilgi veren Dışişleri Bakanı F.Rüştü Zorlu, sorunun NATO Konseyi’nin bir oturumunda da ele alındığını belirterek, İngiltere’nin tasarladığı ve “özerk yönetimi” öngören Lennox Boyd Plânı’nın da bu devlet tarafından onaylandığına dikkat çekmiş ve bu Plân’ın, kendi Hükümetleri’nce de olumlu karşılandığını açıklamıştır.87 Aynı toplantıda bazı D.P. milletvekillerinin, “Kıbrıs mitinglerine devam edilmesi” yolundaki önerileri ise, Başbakan Menderes tarafından olumlu karşılanmamış, bu yoldaki öneriler; “Türkiye’nin, içinde bulunduğu ekonomik meselelerle mefluç olduğu...” gerekçesiyle Menderes tarafından kabul edilmemiştir. Menderes, Kıbrıs konusundaki mitinglere,” Hükümet aleyhine bir gösteriye dönüşmesinden endişe ettiği için”, karşı çıkıyordu.88 Bununla beraber, Kıbrıs konusunda kamuoyunun çok hassas olduğunun bilincinde olan D.P. Hükümeti, bu sorun konusunda halkı aydınlatabilmek amacıyla, 4 Temmuz 1958 tarihinden itibaren, Radyo’ya, “Kıbrıs Saati” adı ile özel bir program konulmasına karar verecekti.
1958 ‘de de kesintisiz olarak devam eden Rum saldırılarında,Temmuz ayının ilk yarısına kadar, 15 Türk yaşamını yitirirken, 36 Türk de yaralanmıştı. Bu olaylar üzerine Türkiye’nin, İngiltere’ye bir nota vererek; “İngiltere’nin askeri tedbirleri yetersiz kalacaksa, Ada’ya Türkiye’nin asker çıkarabileceğini...” bildirmesi üzerine, İngiltere, o günlerde meydana gelen Irak İhtilâli’nin yarattığı ortamı da dikkate alarak, Kıbrıs’a 19. İngiliz Topçu Alayı’na ait birliklerini gönderdi ve Ada’da sokağa çıkma yasağı ilan etti.90 Irak İhtilâli sonucunda, iktidara gelen General Kasım Hü-kümeti’nin Bağdat Paktı’na fiilen son vermesi, bununla da kalmayarak, İngiliz karşıtı bir politika izlemeye başlaması, kanımızca İngiltere’nin, Kıbrıs konusunda Türkiye’ye karşı daha ılımlı bir politika izlemesinde etkili olmuştur. Çünkü, Irak’taki yeni hükümet, kısa bir süre önce de İngilizler’i Süveyş Kanalı’ndan çıkarmayı başaran Mısır yönetimi ile işbirliği içinde bulunuyordu. Bu gelişmeler İngiltere’yi, Orta-Doğu’da çok zor durumda bırakmıştı. Böylelikle İngiltere bakımından Türkiye’nin önemi daha da fazla artmış görünüyordu. Bu olağan dışı gelişmelerin bir sonucu olarak, İngiltere Başbakanı Mac Millan ve İngiltere’nin Kıbrıs Valisi Hugh Foot, 10 Ağustos 1958’de Ankara’yı ziyaret etme gereği duymuşlardır. Ankara görüşmelerinden sonra yayımlanan resmi bildiride, iki başbakanın aralarında görüş alışverişinde bulundukları açıklanmıştır.91 Bu görüşmenin hemen ardından da, İngiltere Başbakanı Mac Millan tarafından hazırlanan ve aynı adla bilinen Mac Millan Plânı, 18 Haziran 1958 tarihinde İngiliz Parlamentosu’ndan onay almıştır. Bu plân, Kıbrıs’ta bir ortaklık rejimi öngörmekte idi. Plân’a göre; Kıbrıs’ta, yedi yıllık bir süre için ortak bir yö- netim kurulacak ve bu süre sonunda. Türkiye ve Yunanistan da istediği takdirde. Ada’nın egemenliğini paylaşalabileceklerdi. Kıbrıs yönetiminin Dışişleri. Savunma ve iç güvenliği İngiltere tarafından atanan bir valiye bırakılacaktı. Her iki toplum da, Türk ve Yunan vatandaşlığı haklarını elde edecekler, bunun yanı sıra, İngiliz vatandaşlığını da devam ettirebileceklerdi. Her iki toplum, kendi işlerini “Cemaat Meclislerinde çözümleyeceklerdi. İngiliz Vali’nin yetkileri dışında kalan ortak işler ise, Türkiye ve Yunanistan temsilcileri ile, “Türk Cemaat Meclisi”nden seçilecek 2, “Rum Cemaat Meclisi”nden seçilecek olan 4 üyeden oluşturulacak bir “Konsey” tarafından görülecekti.
Başbakan A.Menderes. 25 Ağustos 1958’de kabul ettiği İngiltere Büyükelçisi Sır James Bowker’e, Mac Millan Plânı’na sıcak baktıklarını söyleyecek ve Türkiye’nin bu tutumu İngiltere’yi umutlandıracaktı.93 Ancak Türk Hükümeti’nin bu uzlaşmacı tutumu, Yunanistan tarafından da gösterilmediği için, NATO Genel Sekreteri Paul Henry Spak’ın bu yeni bir girişimi de olumlu sonuç vermeyecekti.94 Kıbrıs sorunu, 1958 Eylül’ünde bir defa daha BM gündemine getirilecek, ancak BM bu defa da soruna barışçı, demokratik ve adil bir çözüm şekli bulunması için çaba gösterilmesine karar verecekti.
1959 yılı başından itibaren Kıbrıs sorununun çözülmesi konusunda büyük bir çaba içine girildiği anlaşılmaktadır. 20 Ocak 1959 tarihindeki gelişmeler, Türk Dışişleri Bakanı F.Rüştü Zorlu ile Yunan Dışişleri Bakanı Evangelos Averof; 5 Şubat’ta da Türkiye Başbakanı A.Menderes ile Yunanistan Başbakanı K. Karamanlis’in İsviçre’nin Zürich kentinde bir araya getirecekti. Altı gün süren Zürich toplantıları sonucunda; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında üçlü görüşmelere devam edilmesi kararı alınmış, bu kararın ardından da Türk ve Yunan Dışişleri Bakanları, Londra’ya hareket etmişlerdir.96 Bu gelişme, Kıbrıs sorununda önemli bir aşamaya gelindiğinin ilk işareti olmuştur.
Zürich toplantısı dönüşünde, 12 Şubat 1959 tarihinde, D.P. Grubu’na bilgi veren Başbakan A.Menderes, Kıbrıs’ta Türk çıkarlarının ve Türkiye’nin güvenliği sorununun çözümlendiğine değinerek, bu arada Türk-Yunan ilişkilerinin de artık düzeleceğine inandığını belirtmiş ve “Kıbrıs meselesi tarihe intikal etmiş addolunabilir” şeklinde konuşarak, alınan sonuçtan duyduğu mutluluğu dile getirmişti. Menderes bu konuşmasında;
“Kıbrıs’ı alamadık, fakat Kıbrıs’ı vermedik. Hiç kimsenin menfaatine teaddi etmedik. Fakat memleketimizin menfaatleri bakımından zerre kadar fedakârlıkta bulunmadık. Şimdiye kadar ilan ettiğimiz taksim prensibinden netice almış sayılmaz isek de, mahiyet ve mâna itibariyle aynı prensibi tahakkuk ettirmiş olduğumuzu metinlerin okunması neticesinde takdir edeceğinizden ve büyük itimat ile ve huzuru kalp ile tasvip ve tasdik edeceğinizden emin olarak huzurunuzda bulunmaktayım."
demiştir. Kuşkusuz ki, A.Menderes’in söyledikleri, Türkiye Hükümeti’nin en son olarak izlemekte olduğu “taksim” politikasından bir ödün vermediği şeklinde yorumlanamaz. Tam tersine, Demokrat Parti Hükümeti, bu politikasından önemli bir geri adım atmış oluyordu.
Başbakan A.Menderes’in başında bulunduğu Türk Kurulu, temelleri daha önceden atılan antlaşmaları imzalamak üzere, 17 Şubat 1959 tarihinde, Londra’ya hareket etti. Ancak bu kurulu taşıyan uçak, yoğun sis yüzünden havaalanına iniş yapamadı ve havaalanı yakınlarına düştü. Baş-bakan’ın hafif yaralarla kurtulduğu bu kazada, aralarında Basın-Yayın ve Turizm Bakanı Server Somuncuoğlu ve Eskişehir Milletvekili Kemal Zey-tinoğlu’nun da bulunduğu 16 kişi yaşamını yitirirken, 6 kişi de yaralandı. Bu kaza sonrasında Başbakan A.Menderes, Kıbrıs ile ilgili Londra Ant-laşması’nı imzaladı.
Londra Antlaşması’na göre; Türkiye ve Yunanistan, İngiltere’nin Kıbrıs’ta askeri üs kurabilme hakkını tanıyorlardı. Bu Antlaşma ile Kıbrıs’ın bağımsız bir Cumhuriyet olması, bu Cumhuriyet’in; Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın garantörlüğü altına alınması, burada “ Temsilciler Meclisi” ve “Cemaat Meclisi” olmak üzere, iki ayrı meclisin kurulması öngörülmüştü. Kıbrıs Hükümeti’nde ise; Bakanlar Kurulu Üyelikleri’nden 3’ünün Türk-ler’e; 7’sinin de Rumlar’a verilmesi, Cumhurbaşkanı’nın Rumlar’dan, Yar-dımcısı’nın da Türkler’den seçilmesi karara bağlanmıştı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın, Cumhurbaşkanı gibi, dış siyaset, savunma ve iç güvenlik gibi konularda veto yetkisi olacaktı. Ayrıca, iç güvenliği sağlamak için gerekli olan 1.600 kişilik güvenlik örgütünün; 950’si Rumlar’dan, 650’si de Türkler’den oluşturulacaktı. Öte yandan; 1.200’ü Rumlardan, 800’ü de Türkler’den seçilecek olan toplam 2.000 kişilik savunma gücünün, Karargah Komutanlığı ise, sırayla yürütülecekti. Ada’da iç güvenliği sağlamak için oluşturacak 4.000 kişilik ordunun da yarısı Türkler’den, öteki yarısı da Rumlar’dan meydana getirilecekti.
İkinci Londra Konferansı sonrasında imzalanan bu genel uzlaşma antlaşması; a- Kuruluş, b- Garanti, c- Askeri İşbirliği, d- Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası gibi dört ayrı antlaşmadan oluşmaktadır.100 Bu antlaşmalar onaylanmak üzere, 4 Mart 1959 tarihinde T.B.M.M.’ne sunulmuştur. Bu görüşmeler sırasında söz alan ana muhalefet partisi, CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, söz konusu antlaşmaların, ABD ve İngiltere’nin baskıları sonucunda imzalandığını ima ederek, bu antlaşmaların “taksim tezinin uygulanmasına imkân bırakmadığını”, ENOSİS’e kapıları kapamadığını ve Türkiye’nin, Kıbrıs Türk toplumuna yeteri kadar yardım yapabilmesine yönelik hükümler taşımadığına işaret ederek, hükümete şiddetli eleştirilerde bulunmuştur.101 TBMM, yapılan görüşmeler sonrasında, Londra Ant-laşması’nı 2 çekimser, 138 olumsuz oya karşın, 347 olumlu oy ile kabul etmiştir.102 Böylelikle Kıbrıs Federal Cumhuriyeti Türkiye tarafından onaylanmış oldu.
Londra Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinden sonra Kıbrıs’ta, Türkler ile Rumlar arasında Bakanlıklar paylaşılmış; Sağlık, Savunma ve Tarım Bakanlıkları Türkler’e bırakılmıştır. Cumhurbaşkanı Yardımcılığı görevine, Türk tarafında tek aday olarak katılan Dr .Fazıl Küçük seçilmiştir. Cumhurbaşkanlığı görevine ise; Rum tarafı John Klerides ve Makarios’u aday göstermiş ve yapılan seçimler sonucunda; Makarios oyların büyük bir çoğunluğunu alarak, Cumhurbaşkanı seçilmiştir.Makarios Cumhurbaşkanı seçildikten hemen sonra kendi halkına hitaben yaptığı bir konuşmada; “Sekiz asır sonra bugün, adamızın idaresinin elimize geçmesinin şerefi sizlere aittir...” diyerek, adeta Rumlar’ın zaferini kutlamış ve Bizans’ın mirasına sahip çıktıklarını göstermek istemiştir.Makarios’un bu konuşması, ilerde Rumlar’ın bu imzalanan antlaşmalara ne kadar sadık kalacaklarını, daha ilk günlerden tartışılır hale getirecekti. Zira Makarios bu gelişmeleri, Kıbrıs’ta ENOSİS’e giden birer önemli adım olarak görmekte idi.
Bütün bu gelişmeler sonucunda, büyük çabalar gösterilerek İngilizce olarak hazırlanan ve 198 maddeden oluşan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası, 6 Nisan 1960 tarihinde kabul edilmiş, bu Anayasa’da; İngiltere, Türkiye ve Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin “garantör” devletleri olarak yer almışlardır.
Yukarıdaki gelişmeleri kısaca özetlemek gerekirse; D.P. iktidarının dokuz yıllık süre içinde Kıbrıs konusunda izlediği politikalar üç önemli aşamada değerlendirilebilir. Bu aşamalar öncesinde, 1950-54 yılları arasında hükümet tarafından önemsenmeyen, hatta kimi zaman gözardı edilen bu sorunun üzerinde durulmayışının en önemli nedeni; Demokratlar’ın NATO ve Balkan Paktı içinde huzursuzluk yaratmamak düşüncesinin yanı sıra, İngiltere’nin Kıbrıs’ı elinde tutmak konusunda gösterdiği ısrarlı davranışından ileri gelmiştir. 1954 yılından itibaren ise, İngiltere’nin bu ısrarından vazgeçmesi üzerine, ortaya çıkan fırsatı değerlendirmek isteyen D.P. iktidarı, Kıbrıs’ın Türkler’den alındığını ve dolayısıyla Türkiye’ye geri verilmesi gerektiğini savunmaya başlamıştır. Çünkü Türkiye, Kıbrıs’ı tarihi boyunca en uzun süre -308 yıl- elinde tutan devletlerden birisi olan Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olması nedeniyle, Ada ile tarihi, etnik, kültürel, ekonomik ve stratejik bağlantıları olan bir devlet konumundaydı. Bu nedenlerle D.P. iktidarı, Kıbrıs konusunda izlediği üç farklı politikasının ilk evresinde ; “ilhak”, yani Kıbrıs’ın Türkiye’ye geri verilmesi şeklinde bir yöntem izlemiştir. Ancak gelişmeler, bu politikanın gerçekleştirilemeyeceğini ortaya koyunca iktidar bu defa da ikinci olarak “Ada’nın Türkler’le, Rumlar arasında paylaşımını öngören “taksim”politikasına yönelmiştir. Bu politikanın da, gerek içerde giderek artan ekonomik ve siyasi sorunlardan ve gerekse de dışarıdan, özellikle de ABD ve İngiltere’den gelen baskıların sonucunda uygulanamayacağı anlaşıldıktan sonra, iktidar, üçüncü bir seçenek olarak gördüğü ve İngiltere tarafından da empoze edilen Kıbrıs’ta iki toplumlu bir cumhuriyet yönetimi öngören çözümü kabul etmek zorunda kalmıştır.
Sonuç olarak söylemek gerekirse Türkiye; Kıbrıs’ta Federal bir Cumhuriyete razı olmak suretiyle ödün vererek, uzlaşmacı bir tutum izlemiş olsa bile, Londra Antlaşması’nda, garantör devlet olarak yer alarak, gerektiğinde Ada’ya müdahale edebilme hakkına sahip olmuş ve bu durum, Türkiye’nin, 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı’nı gerçekleştirebilmesinde hukuki bir gerekçe oluşturmuştur.
Ek : Lozan Barış Antlaşması'nın Kıbrıs ile ilgili maddeleri
Madde 20: Türkiye, İngiliz Hükümeti’nce. 5 Kasım 1914 tarihinde ilan edilen, Kıbrıs’ın (İngiltere’ye) katılışını tanıdığını bildirir.
Madde 21: 5 Kasım 1914 tarihinde, Kıbrıs adasında yerleşmiş bulunan Türk uyrukları,yerel kanunun saptadığı şartlar içinde, İngiliz uyrukluğunu edinecekler ve bu kimseler Türk uyrukluğunu yitireceklerdir. Bununla birlikte, işbu Antlaşma’nın yürürlüğe girişinden başlayarak iki yıllık süre içinde, Türk uyrukluğunu seçme yetenekleri olacaktır; bu durumda, seçme hakkını (option) kullandıkları tarihi izleyecek olan oniki ay içinde Kıbrıs adasından ayrılmaları zorunlu olacaktır. İşbu Antlaşma’nın yürürlüğe girdiği tarihte Kıbrıs adasında yerleşmiş olup, da bu tarihte yerel kanunun öngördüğü şartlar içinde yapılmış başvurma üzerine İngiliz uyrukluğunu edinmiş bulunan ya da yada edinmekte olan Türk uyrukları da bu yüzden Türk uyrukluğunu yitireceklerdir. Şurası kararlaştırılmıştır ki,Kıbrıs Hü-kümeti’nin,Türk Hükümeti’nin rızası olmaksızın, Türk uyrukluğundan başka bir uyrukluk edinmiş olan kimselere, İngiliz uyrukluğunu reddetme yeteneği olacaktır.
Dr. Mustafa Albayrak
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 46, Cilt: XVI, Mart 2000